Yazar: Oktay Akbal
Çevrenizdekilere bir göz atın. Geçen yıllar onların üzerinde ne gibi değişiklikler yaptı. Yaşlanmışlardır elbette, saçlarındaki aklar çoğalmıştır. Yüzdeki kırışıklıklara yenileri eklenmiştir, zamanın ezici yükü altında kaldıkları her hallerinden bellidir. Çevremiz kişilerine geçen yılların etkisi ancak böyle olur. Vücudun pörsümesi, çökmesi… Kısacası zaman kişiliğimize birşey katmaz, tersine elimizdeki değerleri de çekip alır. Kafa yönünden birkaç yıl önce nasılsak birkaç yıl sonra da öyleyizdir. Ne yeni bir bilgi, ne yeni bir zeka parlayışı, ne yeni bir endişe, bir arayış… Yürümemenin belirli anlamı ya da anlamsızlığı.
Yıllardır tanıdığım insanlar var. Çoğu da sevdiğim, sık sık karşılaştığım, dostluk ettiğim kişiler. Zamanın duraksamaz yürüyüşü içinde onların aynı hızla yürümediklerini görüyorum. Örneğin, birkaç yıl önce herhangi bir konuda tartışmışız. Bana şu ya da bu sözlerle, kanıtlarla düşüncesinin doğru olduğunu anlatmaya çalışmış. Gene o konu açılıyor. Zaman bizim için o konuyu düzeltmemiş, ortadan kaldırmamış. Bakıyorum düşüncesini gene aynı sözlerle savunuyor, gene aynı örnekleri gösteriyor. Aradan yıllar geçmiş, o konu üzerinde ne çok kitap, ne çok yazı yazılmış, ama dostum hiçbirini okumamış, zamanın gerilerine kayıp giden bilgisinin tutsağı olarak kalmış…
İlerleyen zamanla birlikte yürümek, koşmak gerek. Bizlerse ne koşuyoruz, ne yürüyoruz. İlerleyebildiğimiz belirli bir sınır var. O sınırda takılıp kalıyoruz. Tabii her birimizin varabildiği nokta ayrı. Kimimiz daha ileride, kimimiz daha gerideyiz. Ama iyi kötü bir noktaya vardık mı tamam! İşimizi bitirdik sanıyoruz. Yeni düşünceleri, yeni ekinleri, yeni anlayışları kolay kolay sokmuyoruz dünyamızın içine. Bu rahatlık, bu alışkanlık bir kafa tembelliğinin ürünü sayılmalı. Boyuna yürümek, boyuna ilerlemek, bir çaba ister. Kafa çabasını sürekli olarak başarabilmek ise güçtür. Uygar kişinin, ilkel kişiden ayrımı sürekli bir kafa çabasına dayanıp dayanmamasıdır bence.
Sanatçılarımıza bakın, düşünürlerimize bakın, yazarlarımıza bakın. Pek çoğunda bu kafa tembelliğini görürsünüz. Varabildiğimiz noktaya dört elle sarılmışız. Daha ötedeki düşünceleri görmezlikten gelmişiz. Kolaya, rahata kendimizi bırakmışız. Duraksamayla ömrümüzü tüketmeyi göze almışız. Bir ülkenin yaratıcı dediğimiz zekaya sahip aydınları yürümezse, o ülkenin ortalama aydınları, çevremizdeki kişiler nasıl yürürler? Çevrenizdekileri bir inceleyin. Birkaç yıl önce konuştuğunuz herhangi bir konuyu yeniden açın, bakın yine aynı sözleri dinlemeyecek misiniz? Büyüklü küçüklü, öğrenimli öğrenimsiz, çoğu kişi için böyle bu. Yürümemek, yerinde saymak başlıca özelliğimiz.
Yürümeyenler çoğunlukta olunca yürüyenlerin de yürümedikleri sanısı çıkıyor ortaya. Örneğin, yetişkin bir aydın, bir şairi seviyor. Ama belirli bir ölçüye kadar seviyor. Şair, sanatçı o ölçüyü aştı mı, o kişinin yürümeyen anlayışının ötesine geçti mi değersiz sanılıyor. Çok aydın kişiden duymuşumdur. Dergilerde okumuşuzdur. Şu şair, şu yazar bilmem hangi kitabına kadar başarılıydı, ondan sonra bocalamaya başladı, derler. Böyle bir yargıya varanlar kendi yürümelerini açıkça ortaya döküyorlar demektir. Yürüyenler yürümeyenleri hep geçerler, hep geçeceklerdir. Yürümeyenler de yürüyenlerin ilerleyişini görmedikleri için onları geride kaldı sanacaklardır.
Bir topluluk hep birlikte yürümeli. Tek tek yürümeler toplum için büyük bir anlam taşımaz. Bütün yönleriyle ilerleyen bir topluluk yaratmak çağın gereğidir. Batılı ülkeler toplu yürüyüşlerle bugünkü ileri sınırlara vardı. Varılan sınırları da aşan daha uzak başka sınırlar var. Şimdi oraya doğru koşuyorlar. Bizse kendimizden hızlı yürüyenlere kuşku ile bakıyor, ilk fırsatta onun hızını kesmek, yere düşürmek için ayağına çelme takmaya bakıyoruz. Yürüyen her kişiyi geriletmekle kendi yaşamımızın da hızını kestiğimizi bilelim. Biz yürüyemiyorsak yürümesini bilenlere engel olmayalım. Yerinde duraksamayı bir çeşit ölmek, bir çeşit yaşamamak sayalım. En kısası galiba şu: Yürümek eşit yaşamak…
Kaynak: Oktay Akbal, “Konumuz Edebiyat”, Varlık Yayınevi, İstanbul, 1975.