Gerçek #4: Huzur Yoksa, Neşe Yoksa,
Yaratıcı İçgörü de Yoktur
Azap içindeki sanatçı klişesini hepimiz duymuşuzdur. Bu fikre göre yaratmak için acı çekmeniz gerekir. Ama Amerika’nın büyük film yapımcısı, görsel sanatlar dahisi ve besteci David Lynch hiç de böyle düşünmüyor.
Lynch yaratıcılığın ille de acıtıcı olması gerekmediğini ve yaratıcılığın en yüksek seviyesinde elde edilen sonucun acı değil sevinç ve neşe olduğunu söylüyor. Lynch şöyle diyor:
Uzun zamandır hakim olan düşünce, yaratmak için acı çekmeniz gerektiği idi. Oysa gerçek bunun tam tersi. Eğer acı çekiyorsanız, azıcık bir acı bile yaratıcılığınızda gedikler açar. Doğrusu şudur: Ne kadar mutluysanız ve ne kadar gözleriniz açıksa ve ne kadar dinlenmişseniz, yaratıcı yönünüz o kadar güçlenir. . . Bu durumlarda fikirler daha iyi, daha rahat, daha hızlı akar ve sayıca fazlalaşırlar.
Dahası, yaratıcılık konusunda dünyanın en önde gelen araştırmacılarından Nortwestern Üniversitesi’nden Dr. Mark Beeman ruh halinizin yaratıcılığı bloke ettiğini ya da serbest bırakabildiğini bulmuştur. Yaptığı araştırmada insanların pozitif bir ruh hali içinde olduklarında problemleri yaratıcı bir şekilde çözdüklerini görmüştür. Beeman’a göre “Pozitif ruh hali sadece ilgi yelpazenizi rahatlatmakla kalmaz, daha da genişlemesini ve probleme yeni bir tarzda bakıp çözüm üretmenizi de sağlar.” Youtube’da gülen bir bebeğin videosunu izlemenin bile bilişsel esnekliği artırdığı ortaya çıkarıldı.
Amerikalı koreograf Martha Graham (dansa getirdiği katkılar Picasso’nun resim, Stravinsky’nin müzik sanatına, Frank Lloyd’un mimariye getirdiklerine benzetilir) sanatın, “tüm benliğinizle dinleme tavrını” temel aldığını söyler ve “[bir sanatçı olarak] sizin işiniz . . . bu kanalı açık tutmaktır,” der.
Nörobilim, bu kanalın beynin sağ tarafı olduğunu saptamıştır. Nobel tıp ödülünü kazanan Roger Sperry bu ayrımı tanımladığından beri hepimiz sol ve sağ beyin ayrımından haberdarız. Eğer elinize bir insan beyni alır ve iki farklı loba (ya da yarımküreye) bakarsanız dalga dalga gri maddenin yan yana durduğu görürsünüz. Her ikisi birden serebral korteksi yani üst beyni oluşturur. Çıplak gözle bakıldığında her iki lob birbirinin aynı gibi görünse de, işlevleri, bilgi işleme ve davranış tarzları açısından birbirlerine taban tabana zıttırlar. Sol yarımküre mantıklı, analitik, nicel, akılcı ve düz anlamcıdır. Soyut düşünür. Ayrıca birey olarak sizin farklılığınızı ve her şeyden başka bir benliğe sahip olduğunuzu kavratır. Sol beyin insanlığa bilimi, teknolojiyi ve aklıselimimiz dahil pek çok sosyal sistemi bahşetmiştir.
Sağ beyin ise kavramsal, bütüncül, içgüdüsel, imgelemci ve metaforiktir. Resimler halinde düşünür ve insanlığa sanatları, felsefeyi ve tinselliği armağan etmiştir. Düşünen sol beyin veya “ego”nun algıladığı ayrı/başka olma durumunun üzerine çıkarak derin bir huzur duygusunun hissedilmesini kolaylaştırır.
Çoğumuz doğada yürüyüşe çıktığımızda sağ beyin deneyimini yaşadığımızı fark ederiz. Zihin/Ruh halimiz değişir. Okyanus kıyısında yürüdüğünüzde, dalgaların kırıldığı noktanın yakınlarında, havada tuz kokusunu duyduğunuzda zihin bu duruma doğal olarak geçer. Ya da ormanda durup rüzgarın hışırtılı sesini ve ağaçlarının yaydığı kokuyu duyduğunuzda... daha sakin hissedersiniz, endişeleriniz, yabancılaşmanız ve hüzünleriniz kaybolup gider ve çevrenizle dünyayla bütünleşmiş hissedersiniz. John Muir bir yazısında “Doğa huzurdur” demiştir, gün ışığının ağaçların arasına süzülmesi gibi o da sizin içinize süzülür. Rüzgar tazeliğini içinize estirir, fırtınalar enerjisini size aktarır, kaygılar son bahar yaprağı gibi bir bir solup düşer.”
Bu deneyimi yaşamanız beyninizin üst kısmının sağ tarafındaki gri madde dolu yarımküreden kaynaklanır. Doğada yürüyüşe çıkarak bu deneyimin sesini yükseltirseniz bir süre sonra son derece yaratıcı olduğunuzu görme ihtimaliniz çok artacaktır. Yıllar önce, Lassen Volkanı Milli Park’ında yaptığım yürüyüş bendeki o yaratıcı kanalı açtı ve o kanal yaklaşık bir ay boyunca açık kaldı. O sıralarda birçok problemim ve üzerimde çok ağır yükler vardı ama ağaçlı gölgeliklerde gezinirken yüreğim çevremdeki güzelliklere açıldı ve tüm sıkıntılarım kayboldu. Birdenbire kendimi çevremdeki her şeyle bütünleşmiş hissettim. Beyin ameliyatı olduğum günden bu yana kulağımda hiç durmayan bir çınlama vardı ama o gün beş güzel dakika boyunca o ağaçların arasında bu çınlamadan eser kalmamıştı. Bu 5 dakikalık aradan kısa bir süre sonra çınlama tamamen kayboldu. O gün on beş yıldan beri ilk kez, Doğa Ana’nın ürettiği seslerin saflığını tüm netliğiyle duymuştum. Sanki doğa sadece benim için şakıyordu. O anı sağ beynimin nasıl ürettiğini hiç bilmiyorum… ama yaptı. İçim bu deneyimle öylesine dopdoluydu ki kulağımdaki çınlamanın kesildiğini bile fark etmemiştim, ta ki tekrar başlayan dek. Ama yüreğim açık kalmaya devam etti. Bir sonraki ayın büyük çoğunluğunda hiç olmadığım kadar yaratıcıydım. Bana sıkıntı veren problemlerin çoğunu çözmekle kalmayıp bir şiir kitabı da yazdım. Bu kitap sonradan fakültenin okunacak kitaplar listesine bile dahil edildi.
Goewey, Don Joseph, The End of Stress, s. 109-111
E-BÜLTEN
ipuçları
Yaratıcılık Hakkında Gerçekler...