Yazar: Özlem Narman
Kenarda birikmiş, okunmayı bekleyen onlarca kitap; adeta beni çağırıyor.
Sürekli evde "göz göze" geliyoruz. Kaçamak bakışlar...
Yazmak istediğim bir o kadar yazı beni bekliyor kütüphanemde, bilgisayarımda. Onlar da sürekli hafızamda bekliyorlar beni...
O an telefon çalar:
"Efendim anne? Tamam merak etme unutmadım, Alperen'i giydireyim, seni almaya geleceğim, sen hazırlan… Öptüm!"
O an telefon çalar:
"Buyrun Selçuk Bey... Yok merak etmeyin, o sunumu toplantıya yetiştireceğim. Toplantı saat 3'te, değil mi?"
...
Farkında mısınız bilmem, ama günlük yaşamda "yetişmem/yetiştirmem gereken" dediğimiz o kadar ÇOK şey oluyor ki... Üstelik, bunların hakkında boş bir zaman diliminde iki dakika düşünmeye kalktığınızda ne kadar minik ve sıradan şeyler olabildiğinin farkına varabilirsiniz.
Ancak, bu minik şeyler bizim çevremizi öyle pis bir şekilde sarmıştır ki, ÇOK ÖNEMLİ olduklarına inandırmışlardır bizi.
İşyerinde oluşturduğunuz "To Do List"ler hiç bitmiyor.
Geçenlerde bir arkadaşım şöyle dedi: "Yapılacaklar listesinden iki maddeyi tamamlıyorum, ama bir bakıyorum ki beş madde daha eklenmiş!" Aslında, yeni bir cümle değil bu. Hepimiz bunu kendi kendimize söylüyoruz zaten. Mesele, bu maddelerin sürekli bir sirkülasyon halinde çoğalması. Ve bunun yüksek bir sesle dile getirilmiş olması.
Tam bir zafer elde edeceğiniz an asla gelmeyecektir. Monitörde açılmış, arka arkaya sıralanmış onlarca Excel ve Word sayfalarından tutun da, cevaplanmayı bekleyen, hatta birşeyler yazılmaya başlanmış ama yarım kalmış onlarca mail kutucuğuna kadar...
Bir yandan çalan ve ahizenin ucunda ne gibi bir durum veya kişiyle karşılacağınızı bilmediğiniz telefonlar, diğer yandan kaprisleriyle uğraşmak durumunda kaldığınız ve aynı zamanda rakibiniz olacağını bildiğiniz/sandığınız iş arkadaşlarınız...
Taleplerinin yerine getirilmesi gerektiği düşüncesinde olan müşteriler sizi rahat bırakmaz iken, sürekli üretmek durumunda kaldığınız projeler de sizi bir yandan sıkıştırmaya devam eder.
Bitmedi...
İş mesaisi biter ve ev ortamına geçersiniz. Evde de vardır bazı "yetişmeniz/yetiştirmeniz gerekenler!"
Bir hanımsanız, yemek/ütü/çamaşır/bulaşık/çocuk/temizlik/anne-baba sizi özlemiştir deli gibi. Sizi kucaklamak üzere sıraya girmişlerdir adeta. Hepsi "Önce BEN BEN BEN!" diye paçanıza yapışır.
Bir erkekseniz, ekmek/alışveriş/hanımın dırdırı/hanımın bitmek bilmeyen istekleri/evdeki yapılacak işler-tadilatlar/Lig TV/laptop-internet/üçlü koltuk beklemektedir büyük bir özlemle. Erkek hatta şöyle der: "Bugün çok yoğundum, çok çalıştım"… (Neyse bu konu ayrı tartışılacak mevzu, biz konumuza dönelim.)
Bütün bunların arasında BEN NEREDEYİM sorusuna cevap gelmez işte.
Aslında, keşke diyorum, çünkü biliyorum ki bu yoğunlukta yapmayacağız; keşke "To Do List"in birinci maddesini BEN olarak yazabilsek...
Bir dakika da olsa, kendimizi yenilemek için, geliştirmek için, benliğimizi beslemek için BEN olarak o anda varolabilsek.
Sadece günde toplam beş dakika, BEN'liğimizle buluşabilsek keşke. Baş başa kalabilsek… Bunun için yapılması gereken her ne ise onu yapabilsek...
Biliyorum, okuduğunuzda şöyle diyorsunuz: "Söylemesi kolay; peki sen yapabiliyor musun?"
...
To Do List'lerle yaşayan biri olarak, eve gidiyorum ve...
Ve yine kitaplarımla sadece göz göze gelebiliyorum.
Ve yine kaçamak bakışlarla "Yetişmem gerek" diyerek oradan uzaklaşmaya fırsat kalmadan telefon çalıyor.
Hepinize To Do List'siz günler dilemek istiyorum.