Yazar: Adnan Erdoğmuş
“Tele-ekran saatin on dört olduğunu bildirdi. On dakika sonra evden çıkması gerekiyordu öyleyse. On dört otuzda yeniden işbaşı yapmak zorundaydı. Nedense saatin vuruşları yeniden yüreklenmesine yol açmıştı. O kimsenin duymayacağı bir gerçeği dile getiren tek bir sesti. Ama o gerçeği dile getirebiliyorsa, sürekliliği - anlaşılamayan bir biçimde de olsa – sağlayabiliyor demekti. İnsanlık mirasının kuşaktan kuşağa aktarılması kişinin sesini duyumsamasıyla değil, aklını ve sağduyusunu koruyabilmesiyle olabiliyordu. Masaya döndü, kalemini mürekkebe batırarak yazmaya koyuldu:
Geleceğe, ya da geçmişe; düşüncenin özgür olduğu zamana; insanların birbirlerinden farklı oldukları, yalnız yaşamadıkları, gerçeğin varolduğu ve yapılanın silinemediği bir zamana:
Birörneklik çağından, yalnızlık çağından, çiftdüşün zamanından, Ağbi’nin çağından selam!”
“1984”, George Orwell
Yolumuz düştükçe bir tatilde ya da bir iş yolculuğunda, bizi hiç tanımayan insanlar tanırız küçük şehirlerde, sanki yıllardır tanıştırlar, hal hatır sorar, ekmeğini böler paylaşırlar bizimle. Ayakları toprağa basar, güneşin alnında, bulutlara yakın yaşarlar, çoğu yabandan yeni dönmüştür; çiftçilerdir, zeytinin kokusu sinmiştir çatlak ellerine; topraktır zırhları, ağaçlardır kalkanları, doğayla iç içe büyür, doğayla sevişir, boğuşur, bütünleşir, toprağından ayrılamaz onlar!
Ve ofisten eve, evden ofise, bizi tanıyan insanlar tanırız, komşumuzdur oturduğumuz apartmanlardan ya da çalıştığımız plaza katlarından, büyük şehirlerde, yıllardır bakarkörüzdür birbirimize. Ayaklarımız betona basar ve hemen yan binaya yakın yaşarız. Güneş de doğsa yağmur da yağsa fark etmez bize, fark edemeyiz zira; betonun, çeliğin kokusu da yoktur ki sinsin üzerimize, kübiklerimizde klavyelerimiz ergonomik sancılar çektirmekte bileklerimize; teknolojidir zırhımız, popüler kültürdür kalkanımız; doğadan kopuk, kendi fanuslarında yaşayan beyaz yakalılarız.
Gökyüzü hâlâ yağmur olup toprağı beslerken köylerde ve kasabalarda, teknoloji de boş durmamıştır, buluş olup yağmıştır metropollere, yeni icat aygıtlarıyla; televizyon, bilgisayar, cep telefonu ne varsa, kitlesel imha aletleri gibi kitlesel iletişim aletleri ile bir hipnoz halkası kurmuştur çevremizde, bir yandan iletişimi artırırken, diğer yandan sağırlar diyaloğu yaymaktadır, bütün duyu organlarımız hiç itirazsız emrindedir, sanayiden otomasyona geçildi, iş saatleri gitgide azalmakta, mesai çıkışlarında büro işçilerine bir eğlence, kafayı boşaltmaca lazım; televizyon dizileri, bilgisayar oyunları, kapsama alanından kısa paslaşmalar, zamanla bunlar, bu her gün yeni bir icat yumurtlayan teknoloji aygıtgıdakları her birimizin yeni uzuvları oldular, artık gözlerimizin yerine dijital kameralar geçti, kulaklarımızın yerine cep telefonlarımız dinliyor, dudaklarımız susmuş, birbirimizle konuşmuyoruz da internetten chat’leşiyoruz. Teknoloji bastıkça hayatımıza; saya saya bilgileri, kısa kısa miyop gözlerimizi, kıs kıs kısılmakta, “cep to cep” küçül de cebime girmekteyiz.
Penceresiz binalarda çalışsak da çoğumuz; önümüzde bir örnek pijama ekranlarımız, pencereler üzerine pencereler açıyoruz bilgisayarlarımızda, gün boyu, yerimizden hiç kalkmadan, öğle molalarımız bile çoğu masa başında, kuru bir sandviç elimizde, oturduğumuz yerden bir koşturmaca! Akşamı zor ediyor, bitap dönüyoruz eve, bel ve boyun ağrılarımız eşliğinde, elyaf yastıklarda, ortopedik yataklarda yatıyoruz da ne fayda?
Aylar var çoğumuz bir rüya bile göremiyoruz, görsek de hatırlayamıyoruz, onun yerine; bazı geceler uykumuz kaçar, takılmıştır kafamıza, kızmışızdır birşeylere işte, ya da işler yarına yetişecek mi - ne zaman hiç yetişmediyse - merak işte, bedenimiz eve dönmüş, aklımız hâlâ işte, bırak, boşver, “ben ağlarım ikimizin yerine!”
Hayaller mi? Çoktan bizim değiller artık, başkalarının hayalleri, yaşadığımız hayatlarımız bile bizim değil başkalarının hayatları, bizimkileri çoktan teslim aldılar, başkalarının ümitlerini, sevinçlerini, endişelerini yaşatıyorlar bize, hem de çoğu kez naklen, hiç zahmet etmeden, kalkamadan salonda televizyon karşısında uzandığımız kanepelerden her akşam televole kültürüne: Akıllara ziyan, evlere şenlik var, seyredersen her gece, sabaha kadar.
Bir kanalda ilk defa bir araya gelen insanlar yaşıyorlar, komünler halinde, kameralar evin her bir deliğinde, evcilik oynuyorlar, evlenmek istiyorlar; yan yana muhtaç çocukları dizmişler, şarkı söyletiyorlar bir diğerinde, acıklı hikayeleri eşliğinde, gencecik delikanlılar, kızlar; biz oyalanırken milletçe, elenip gidiyorlar sırasıyla, ağlaya ağlaya, bizim oylarımızla; cep telefonlarımızdan, internetten kısa mesajlarla pop star yapıyoruz milleti, o da yetmedi, karı koca!
Birçok yeni teknolojinin ilk Ar-Ge’si, esbabı mucibesi savaş teknolojisidir, atalım onu bir yana, insancıl yüzü de vardır teknolojinin elbet, bilgi taşıyan bize. Ve teknoloji doğru kullanıldığında daha çok üretim, verimlilik, paylaşım, bilgi katacakken yaşantımıza; itirazımız ondan beslenen teknoliberal, metropol kültüre; öyle bir sığ dünya yarattı ki hepimize, yalnız üretimi, verimliliği değil, elimizi makineye kaptırmış gibi, bizi de sokuverdi otomasyona.
Sınırsız iletişim, kitle iletişimi, global bir bakış açısıdır güya önümüze konan; çoğu kez tekdüzedir, bir yerlerden ısmarlanan. Böyle olunca; en çok da az gelişmiş coğrafyalarda, teknoloji asıl işlevini de yitiriyor, mobil telefon ile haberleşme, dijital televizyon ile zoomlama derken, hiç fark ettirmeden, öyle bir alıştırdı ki hepimizi, öldürüp durmakta beyin hücrelerimizi, maddeci ruhlarımız kışkırtılmış, çoluk çocuk en son versiyonlarının, renk renk modellerinin peşindeyiz, artık teknolojinin de bir modası var.
Sermaye bu, her mecrada kendine hep yeni bir yol açmakta, emtia olup akmakta önümüze, teknoloji ayrı bir coşku katmakta kapitalizme. İnternet sayfaları, televizyon kanalları, cep telefonları, hepsi işbirlikçi olmuşlar, kimliklerimiz ellerinde ruhumuzu okumakta, ruhumuza okumaktalar. Yaşlarımız, cinsiyetlerimiz, ilgi alanlarımız üzerinden sepetlere ayırmışlar bizleri, nerede önümüzde bir ekran varsa, reklamlar yağdırmakta, aklımızı çelmekteler.
Mesajınız var! 100 milyon YTL üzeri alışverişte oyuncak ayı bedava bu hafta kızıma, hanıma vade farksız sekiz taksit bu ay kozmetik alırsa, bana da ne kadar daha çok elektronik alışveriş o kadar indirim var Yahoo’da. Yahu oğlum bile henüz yeni ayaklanmış yaşta; o da çizgi film arası reklamlarında görmüş herhal, işte o diyerekten, nerede görse, işaret parmağı hep cips poşetinde, göz yaşartan sakızlarda!
“O kadar yeşildi ki” vadilerimizden çıkarak her birimiz teker teker, yüzüğün peşindeki Hobbit’ler gibi, doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü şaşırdık, iki ruhlu, iki boyutlu kılınmaktayız yavaş yavaş, birer Gollum olup çıkacağız yakında.
Teknoloji; yerleşik değerlerimizin yerine her gün yeni bir elektronik devre koyduğunda, insan doğamıza her kızılötesi ışınlarla saldırısında, bakır yalıtkanlarıyla bizi bize her yabancılaştırdığında, fiber kablolarla hepimizi hep aynı hizaya alıp her bağladığında ve piksel ekranlarla hayattan bizi her soyutladığında, hafifçe gülümseriz ve nostalji deriz adına; nerede eski bir tat, eski bir koku, tanıdık bir ses buldukça.
Teknolojiye bağışık ruhlarımız gitgide solmakta ve soluklarımız tıkanıp durmaktadır artık astım krizlerinde; kışın bir dağ havasında ya da ilkbaharda bir pamukçuk yağmurunda, umursamayız alerji deriz adına, belki de doğa hepimize kızmakta; terk edilmiş, kıskanç, eski bir sevgili gibi yumru olup boğazımıza saplanmakta.
“Bizler, yetişkinler olarak, çocukluğumuzun çoğunu, hatta onun yalnız içeriğini değil tadını da unutmuşuzdur; dünya adamı olarak bir iç dünyamız olduğunu pek bilmeyiz; düşlerimizi güç anımsarız ve onlara bir anlam veremeyiz; bedenlerimize gelince, devinimlerimizi eşgüdümlemekle ve biyolojik–toplumsal sağlığımız için en az duyularla yetiniriz: Yorgunluğu belirtme, beslenme, cinsiyet, dışkı ve uyku bildirimleri, bunun ötesinde çok az ya da hiç...
Düşünme yeteneğimiz, kendi çıkarımız diye tehlikeli bir biçimde kandırıldığımız şeyin ve sağduyuya uymamızın dışında, acınacak kadar sınırlıdır; görme, duyma, dokunma, tat alma, koklama yeteneğimiz bile gizemli perdelerle öylesine örtülmüştür ki, dünyayı taptaze, suçsuzlukla, doğruyla, sevgiyle yaşamaya başlamak için ‘herkese’ çok büyük bir öğrenmeme çabası gereklidir.”
“Yaşantı Siyaseti ve Cennet Kuşu”, Ronald David Laing