Yazar: Abdürrahim Sönmez
İçim dışım reklam oldu. Nasıl olmasın? Hangi gazeteyi açsam, hangi dergiyi karıştırsam, mutlaka reklam eleştirisi yapan birilerine rastlıyorum. Bu eleştiriler, reklamın toplum yaşamına etkileri ve olumsuzluklara karşı savunma mekanizmalarını harekete geçirmek ile ilgili tüketiciyi bilinçlendirmeye yönelik yazılar değil. Tamamen o gün için popüler olan reklamları bir sanat eseriymişçesine yorumlamaktan öte bir anlam taşımıyor. Kimisi, reklamlar iyice televoleleşti derken, kimisi de çok başarılı işler çıktığını iddia ediyor. Hatta, bir yazı vardı ki çok enteresandı. Bir işi ile ödül almış küçük bir ajans, aslında müşterinin bu işi pek onaylamadığını, ama kendilerinin müşteriyi ikna ederek bu anlı şanlı ödülü aldıklarını anlatıyor ve yaptığınız işe inanıyorsanız gerektiğinde müşteriyi dinlememeniz gerektiği savını ortaya koyuyordu. Müşteriyi dinlemeyen reklam ajansı ayakta kalabilir mi? Hele, böyle bir dönemde. Reklamverenin medya satınalma işini üstlendiği, prodüksiyon şirketleriyle direkt reklam filminin yapım pazarlığını ettiği bir dönemde, böyle bir lüksünüz olabilir mi? Tüm gelirleriniz budanmış; elinizde kreatif yeteneğinizle kalmışsınız; ona da reklamveren fazla bir ödeme yapmak istemiyor.
Aslında reklamveren, reklamveren diyoruz; sanki kurumsal bir yapıymış gibi hissediliyor. Pratikte gördüğümüz yaygın durum ise şöyle; şirketin pazarlama sorumluluğu verilmiş biri var ve bu kişi, kafasındaki şeyi size yaptırmaya çalışıyor. Size ters gelen düşünceleri olsa da işi yapabilmek için belli noktada uzlaşmanız lazım. Kardeşim, benim sözümü dinlemeyen müşteriyle çalışmam, diyemiyorsunuz. İkna etmeye çalışıyorsunuz. Reklam fikrini bulurken harcadığınız enerjiden daha fazlasını, müşterinizi ikna edebilmek için harcıyorsunuz. Ama, genel durum böyle. İyi iş çıkardığınıza gönülden inansanız bile bir kulp uydurulmak istendiğinde uyduruluyor. Hayat zor; reklamcılık da.
Günümüzde hayat, hayvanlar için daha zor. Örneğin; ıstakozlar.
Yazın tatile çıktım. O sıcakta şezlonguma uzanmış uyuşuk uyuşuk gazeteleri karıştırırken, bir gazetenin ekindeki yazıyı görünce dehşete kapıldım. Abartmıyorum; resmen dehşete kapıldım. Daha önce ıstakozların canlı canlı haşlandığını duymuştum; ama bu benim hayatımda olan birşey değildi. Istakoz yemek gibi bir isteğim hiçbir zaman olmadı; nasıl yeneceğini de bilmem. Bu yazıyı okuduktan sonra ise asla midem böyle bir olayı kaldırmaz.
Bu çok satan gazetenin ekinde, sosyetenin ünlü bir siması tarafından, Bebek semtinde, A la Gurme adında, canlı ıstakozların satıldığı bir dükkanın açıldığı müjdeleniyordu. Ve 2 ay gibi kısa bir sürede 8 ton ıstakoz satıldığı anlatılıyordu. Yine buradaki bilgilere göre, ıstakozun kilosu 80 YTL’ydi ve bir yetişkin ıstakoz 500 gram geliyordu. Yani, kaba bir hesapla, 16.000 ıstakoz satılmış ve 640 bin YTL’lik bir ciro yapılmıştı. Gazetede basılan fotoğraftan anlaşılacağı gibi, bu işin sahibi olan, sosyetenin ünlü siması bayan, güleç bir poz vermişti. Ne de olsa seçkin bir damak zevki ve görgülü olmakla özdeşleşmiş bir genel kanı, ıstakoz yemek.
Yine, bahsettiğim yazıdan bir iki alıntı: “Istakoz, tuzlu ve sirkeli kaynar suda haşlanmalıdır... Bu arada, kaynar suya atılmadan önce, ıstakozun kuyruk kısmı, aynı boyda bir sopaya iki yandan bağlanmalıdır. Böylece, hem suda debelenmesi önlenmiş olur, hem de filetosu düzgün çıkar.”
“En makbul ıstakoz ızgara, ıstakozun canlı canlı ızgara edildiği türdür. Haşlanmış ıstakozdan da gerektiğinde ızgara yapılabilir; ama iki kez pişirme, ete büyük ölçüde değer kaybettirir. Izgara için, önce ıstakozun bacaklarının kopartılması gerekir. Ardından, kıskaçlarının kenarından kabuğu bıçakla derince çizilir ve bıçağın tersiyle vurularak kırılır. (Dikkatinizi çekerim, hayvan canlı; çünkü daha lezzetli olacağı iddia ediliyor.) Yalnız, bu sırada parçalamamaya özen göstermek gerekir. Üzerine hafif tuz ve limon suyu serpip zeytinyağı sürdükten sonra kömür ızgarasına koyulur. 10-20 dakika piştikten sonra sıcak olarak servis yapılır.”
Sizce kömür ızgarasındaki ıstakoz kaç dakikada ölür? 5 dakika sürer mi? Belki kabukları koruduğu için biraz daha yaşar ve ardından hoop, sosyetik mideye. Bu sosyete denen zevatın derdi nedir ki bu ıstakozlara bu işkenceyi yaptırtıyorlar?
Yine, aynı yazıdan bir alıntı: “Istakozlar, dileyene canlı, dileyene haşlanmış olarak satılıyor.” Haşlanmış olarak da satılmalarının sebebini Çelebi şöyle anlatıyor: “Bilindiği gibi ıstakozun canlı haşlanması gerekiyor. Ama bazı müşterilerimiz onların pişirilirken çıkardıkları çığlıkları duymaya katlanamadıklarını söylüyorlar. Biz de bu tür müşterilerimize haşlanmış satıyoruz. Halbuki, ıstakozun haşlanırken fazla çığlık atmaması için ilk önce baş bölümünün kaynar suya sokulması gerekiyor.”
Şaka gibi. Bu anlatılanlar, Hollywood yapımı ucuz korku filmlerinde sık sık rastlayacağımız türden dehşet içermiyor mu sizce? Canlı canlı haşlanan hayvancıklar, onları soğumadan mideye indiren insanlar (!)
Çocukken yamyamlardan korkardık. Onlar ilkel insanlardı ve diğer insanları koca kazanlarında canlı canlı haşladıktan sonra yerlerdi. Aslında, pek birşey değişmemiş gibi. Sadece, insan yerine hayvanlar haşlanıyor.
Bu yazıyı okuduğumda, ıstakozların durumu yanında birşey daha beni üzdü. Böyle ürkütücü bir yazının yayımlanması. Hayvanlara bu kadar eziyet edilerek lezzete lezzet mi katılmış oluyor? Ve hayvanlara eziyet etmek, yasal hale mi getiriliyor? Hayvan hakları yasasına göre, hayvanlara eziyet yasadışı sayılmıyor mu? Peki, ıstakozun hayvandan sayılmaması için herhangi bir neden var mı? Öyleyse, niye canlı canlı haşlanmasına izin veriliyor? Bir tek ülkemiz için değil, tüm dünyada bu böyle. Birtakım kişilerin, kendilerini seçkin hissedebilmesi için, bu hayvanlar canlı canlı haşlanıyor. Suyun kaynama derecesi 100 santigrat. İçine tuz katıldığında, kaynama derecesi daha da yükseliyor. Bizler yazın sıcaklık 40 dereceye çıktığında öldük bittik derken, bu zavallılar kaynayan suda haşlanıyorlar.
Ülkemizin bu ıstakoz butiği sayesinde bir eksiği daha tamamlandı. Artık ne zaman istersek, kilosuna 80 YTL bayılarak (kabuk kısımları dahil) ıstakoz alabilir; evimizde canlı canlı haşlayarak bu inanılmaz lezzeti sofralarımızın vazgeçilmezi yapabiliriz. Böylece, Batı medeniyetleri seviyesine çıkmamız hızlanmış olur. Ne de olsa Batıdan gördük ıstakoz yemeyi.
Aslında, toplum olarak hayvanları pek sevdiğimiz söylenemez. Hâlâ, evde kedi köpek beslenmesine karşı çıkan büyük bir kesim var. Halbuki, evlerde beslenen evcil hayvanlar, insanlarla çok güzel dostluk kurmakta ve can yoldaşı olmakta. Birçok hayvansever, insanların vahşiliğinden, ikiyüzlülüğünden ve entrikacılığından, besledikleri hayvanların sevgisine sığınarak kurtuluyor. Elbette, istemeyenlerin hayvan beslemesini isteyecek kadar cüretkar olamayız; ama hiç olmazsa besleyenlere saygı duyalım. Küçücük çocukları hayvanlara düşman ederek yetiştirmeyelim. Çocuklar, zaten ilk yaşlarında yeteri kadar acımasız olabiliyorlar (kedileri suya atmak, iple bağlamak, köpeklere taş atmak gibi). Halbuki, onları hayvan sevgisiyle tanıştırırsak, topluma daha hoşgörülü, uyumlu, yardımsever kuşaklar yetişecektir. Ama, önlerine ıstakozların canlı canlı kaynatıldığı örnekleri koyarsak ve bu görgüdür dersek, o zaman okullarda birbirinin boğazını kesmekten çekinmeyen nesillerle tanışmaktan kurtulamayız.
*Bu yazı, Macline Eylül 2005 sayısında yayımlanmıştır.