Yazar: Adnan Erdoğmuş
Her türlü çabalamasına rağmen bir türlü yağmur olup yağamayan, küçük, beyaz bir bulut varmış. Etrafındaki iri bulutlar yağmur olup yağdıkça onlara özeniyor, arkalarından hareketleniyor, ancak bir türlü başaramıyormuş. Şekilden şekle giriyor, bir yükselip bir alçalıyor, kükremeye çalışıyor, sonra ilk sıkı rüzgarla dağılıyor, kendini yeniden güç bela topluyormuş.
Onun bu nafile halini gören gri, büyücek, parçalı bir bulut: “Nedir bu acelen, daha çok körpe, çok tazesin; daha çok toz yutman, çok yük yüklenmen gerek. Vakit erken, telaş etme! Olgunlaşmadan yağarsan, hafif hafif çiseleyen yağmur olur kalırsın. Yağmur dediğin bereket vermeli. Sabırlı ol, gününü bekle, zahmet çek biraz dol, sıkıntısız bulut yağar mı” diye nasihat vermiş: “Her işin bir zamanı, her yolun bir sırası var. Şu hemen üzerimdeki pembe bulutu görüyor musun, kendisi benim yavuklum olur, aşkımız yıldırım aşkı mı sanırsın, kaç karayel peşinden koştum bilir misin. Kendime aşık etmek için hep üzerimde uçurdum. Şimdi hiç ayrılmak istemiyoruz. Havalar daha da soğusun, ben kar, o yağmur; öyle iç içe karla karışık yağmur olup, birlikte konacağız toprağa. Merak etme! Kış geçerken sıra sana da gelecek. Bakarsın nisan yağmuru olur, aşk tohumu açarsın!”
“Dile kolay!” demiş küçük bulut: “Siz yazın yukarı çıkıp, kışın inmektesiniz. Benim baharım kışa geldi, fırtınalar arasında kaldım, daha neyin sıkıntısını çekeceğim? Siz nadasa yatarken, ben kırağı mı çalacağım. Yüksekler soğuk, tepeler rüzgarlı, iki vakte kadar donacağım! Şöyle mutena bir hava, güzel bir gökkuşağı göremedim ki ben de kendime bir çocukluk aşkı bulayım. Hele akşam olup gökyüzü kararınca, benimkisi alacakaranlık kuşağı, şu yıldırımlar aklımı başımdan alıyor, buhar olduğum güne yanıyorum. Siz şimşek olup gürlerken, ben korkumdan hıçkırık tutuyorum. Arada bir yüzünü gösteren kış güneşi de olmasa halim iyice duman. Neyin yükünü yüklenecek, neyin derdini çekeceğim! Gözyaşı tası mıyım ben, nerede tasalanıp, nerede pişeceğim? Feleğe siz çember olun, ben bir eleğini bulup, ilk fırsatta yeryüzüne ineceğim. Öyle ki, bir küçük çiğ damlası olmaya bile razıyım. Hazin bir bulut olacağıma, narin bir çiğ damlası olurum, gider bir çiğdemin üzerine konarım.”
Yanlarına yaklaşan koca bir kara bulut, kaşlarını çatarak söze karışmış: “Yok öyle yağma! Hepimiz sabretmeden çiselersek, aşağının hali ne olur! Dünyanın enayisi biz miyiz? Sağanak yağalım da bir işe yarayalım diye içimizi şişirmekten, öfleyip püflemekten, sıkılıp patlamaktan bir hal olduk! Öyle havadan konuşup da, şimşekleri üzerine çekme! Toprağı kim sulayıp, dereleri kim çağlatacak? Bulut mu olsam, gemi mi yoksa, balık mı olsam, yosun mu yoksa, ne o ne o ne o haller böyle küçük bey, ne bu tavırlar! Çiğdeme konacakmış! Senin küresel ısınmadan haberin yok zahar? Kıyıda bir çıplak adam durmuş düşünür, görmüyor musun? Bırak o deniz olsun, sen bulut olacaksın oğlum! Korkunu yenecek, çileni çekeceksin. Biz aşağıya yağınca, gökyüzünü sen bekleyeceksin? Bekledikçe büyüyecek, büyüdükçe hisleneceksin. Duygulanmayan insan ağlayamaz, hissetmeyen bulut yağar mı! Ne kadar çok hislenirsen, o kadar gür yağacaksın. Hem hepimiz bir anda yağar, sular seller gibi akarsak, güneşin zoruna gider, küser, kalırız! Bulutsuz gökyüzü, katmersiz düğüne benzer. Öyle her istediğin hop deyince olmaz, yağmur dediğin şıp deyince yağmaz. Sözümüzü dinle, sıranı bekle. Biz yağmur olup yağarken, kış günü güneşli havaları sen haber vereceksin!”
Bulutçuğun kafası karışmış, ne söyleyeceğini, ne yapacağını şaşırmış. Ufuklara kaçıp, düşünmüş. Neden öyle her istediğin hemen olmazmış? Eninde su sonunda suyuz işte, hep su gibi saf, temiz olmak varken, arada neden bulutlanmaktayız? Zorumuz ne, bir durulup, bir gürlemekteyiz? Aklı bulanmış, perdelenmiş! Bu belirsizlik içerisinde gezinirken bir sabah bir deniz kenarına hafif bir sis parçası olup, çökmüş. Bulut mu kalsın, yoksa çiselesin mi karar veremezken, sabah güneşi yüzüne vurup içini ısıtınca kanatları kabarmış, yeniden gökyüzüne yükselmeye başlamış. “Elimde değil, bak yine bir günyüzü gördüm, hemen havalandım” demiş. Seher mahmuru martılar, sisin kalkmaya başladığını görünce, bir anda canlanıp, peşinden sevinç çığlıkları atarken: “Şunlara bak, bir de kuş kadar aklı yok derler! Güzel havayı müjdelediğimi hemen nasıl da anladılar” diye kendi kendine böbürlenmiş!