Yazar: Sonia Choquette
Belki de en büyük güvensizlik ve kişisel tutsaklık kaynağınızdan sonsuza dek kurtulmanızı sağlayacak manevi kimliğinizi benimsemek üzere bir adım atabilirsiniz. Bu adım, basitçe, kendinizi çok ciddiye almaktan kaçınmak; ruhani bir varlık olarak, ilk ve son kez “kendinizi aşmak”; yaşamaya ve yaşamı sevmeye devam etmektir.
“Kendini aşmak” derken, endişeli, kendinden şüphe eden ve başkalarının onayını isteyen yanınızı aşmaktan bahsediyorum. Sevilmeye layık olmadığınızı, değersiz olduğunuzu, istenmediğinizi ve iç sesinizin rehberliğine güvenemeyeceğinizi söyleyen yanınızdan kurtulun. Bu gölgenin, bu yanlış benliğin, sizi kontrol eden egonuz olduğunu görün ve aklınızı karıştırmasına izin vermeyin.
Gerçek şu ki hepimiz ilahi anlamda ölümsüz varlıklarız. İnsan olarak kişiliğimiz, egomuz, kendimizi yeryüzünde ifade etmemizi sağlayan bir araçtır. Egoyu ya da kişiliği sınırlarıyla kabul edin ve sizi şüpheye düşürmesine izin vermeyin. Bunun yerine, egonuzu, ruhunuza hizmet edecek ve onu dile getirecek biçimde zarif ve güçlü kılın. Pek çok insan egosunun yapmaya çalıştığı gibi, ruhunuzu engellemesine ya da çiğnemesine göz yummayın.
Bunu başarmanın en iyi yolu, egonuzu, çok sevdiğiniz bir evcil hayvan gibi düşünmektir. Ego, bir anlamda vahşi bir hayvandır ve kendi başına bırakılırsa, ortalığı paramparça edebilir. Ama, bir miktar disiplin ve eğitim, nispeten daha yüksek dozda sevgi ve şefkat ile, yumuşatılabilir ve size iyi hizmet etmeyi öğrenebilir.
Burada anahtar, egonuza kimin patron olduğunu -patron, ruhunuzdur- belletmek; görevinin, ruhunuzu sevmek ve ona hizmet etmek olduğunu, aksi yönde bir davranışın kabul edilemeyeceğini her gün hatırlatmaktır.
Egonuzun, varlığını sürdürebilmek için başkalarına ya da dış dünyaya bağlı olmasına rağmen, asla mutlu, tatmin ve huzurlu olamayarak ne kadar gülünç duruma düşebileceğini düşünün.
Bunları yazarken, kendi egomun ne kadar çılgın olabileceğini ve yaşamımı egomun yönlendirmesine izin versem ne kadar mutsuz olacağımı hatırladım. Ünlü bir yazar için San Francisco’da düzenlenecek bir etkinliğe açılış konuşmacısı olarak davet edilmiş ve şansıma inanamamıştım. Böylesine itibarlı birine eşlik etmek ve onun için gelen 3.000 dinleyiciye seslenmek, benim için büyük bir onurdu. Etkinlik için aylarca hazırlandım. Söylemek istediklerim üzerinde çalışmakla yetinmedim, olabildiğince güzel görünmek için yeni bir giysi aldım ve saçımı kestirdim.
Büyük gece geldiğinde, hazırdım. Bana ayrılan 20 dakikalık sürede parlak bir sunum yaptım ve öylesine beğenildim ki ayakta alkışlandım. Bulutların üzerinde gezinen egom, bundan daha mutlu ve gururlu olamazdı.
Konuşmalar bittikten sonra, her ikimiz de konferans salonunun dışına alındık. Yan yana duran iki ayrı masaya oturduk. Bizden kitapları imzalamamız istendi. Hâlâ havalarda uçan ben, kalemimi çıkardım ve hayranlarımı karşılamaya hazırlandım. Ama, hiç hayranım yoktu. 1.000’den fazla kişi, benden çok daha ünlü olan meslektaşımın masası önünde kuyruğa girdi ve hiçbiri, tek bir insan bile, imza almak için benim masamın önüne gelmedi.
Yıldızlar üzerindeki gezintim bitmişti. İnsanlar yalnızca beni görmezlikten gelmekle kalmamışlar; yan masadaki kuyrukta bulunan pek çok kişi, acırcasına bana gülümsemiş ve el sallamış; “Şu anda yanımda kitap yok, belki bir dahaki sefere” diyenler olmuştu.
Çok tatsız bir durumdu. Dakikalar önce ilgiden sarhoş olan egom, şimdi iki büklüm olmuş, masanın altına girip saklanmak istiyordu.
Ne yazık ki, bunu yapamadım. Onun yerine, bir saat boyunca, masamda tek başıma oturup, yan kuyruktaki insanların gülümsemelerini izlemek zorunda kaldım.
Sonunda, daha ünlü olan yazarımıza limuzinine kadar eşlik ettiler, ben de tek başıma üç blok yürüyerek otelime ulaştım da işkence bitti. Nihai hakaret ise karşıdan karşıya geçerken, içeride beni dinleyenlerden birinin kornaya basarak “Yoldan çekil” diye bağırması oldu.
Odama döndüğümde, egom öylesine allak bullak olmuştu ki ağlayayım mı güleyim mi bilemedem. Daha önce, böylesine kısa bir sürede aynı kitle tarafından hiç bu kadar alkışlanmamış, ardından da yok sayılmamıştım. Gülünç bir durumdu.
Şükürler olsun ki bu tespiti yaptım ve gülmeye başladım. Bir beğeniye bu kadar bel bağlamak çok aptalcaydı. Yaptığım şeyi alkışlanmak değil sevdiğim için yaptığımı unutmuştum. Alkış, baştan çıkarıcıydı; ama o yok olduğu anda kendimin de yok olduğumu düşündüm. Onu ne kadar çok düşündüysem, masamda otururken o kadar çok gülünç görünmüş olmalıydım. Daha da çok güldüm. Neyse ki ruhumu ve alkış olsun ya da olmasın yaptığım işi ne kadar çok sevdiğimi hatırladım. Bu bağlantıyı kurduğum an, acı veren düşüncelerimden kurtulmuş ve yeniden huzura kavuşmuştum.
Benimki, hepimizin defalarca karşılaştığı türden bir dersti. Biraz hileliydi; çünkü, hepimiz yaptığımız şey hakkında kendimizi iyi hissetmek isteriz, iyi yapılmış bir işten ötürü takdir edilmekten ve tanınmaktan mutlu oluruz. Aslında, ne iş yaparsak yapalım, övgüyü ve tanınmayı severiz.
Çıkış yolu, şaşırtıcı derecede kolaydır. Kendinizi çok ciddiye almayın. Size acı veren şeylere açıklık getirin ve gülüp geçin. İnsanlardaki benzerlikleri arayın. Unutmayın, ego söz konusu olduğunda hiçbirimiz garantide değiliz. Hiç kimsenin diğerinden üstün bir yanı yok. Durumun nasıl bir görüntü sergilediği fark etmez. Her şeyin arkasındaki ruhunuzu, size yaşam veren yanınızı, hatırlayın. Bu yanınızı sevin ve başka her konuda yaşadığınız zihin karışıklığına gülüp geçin. Kırılgan egonuza ne kadar çok gülerseniz, ruhunuza o kadar çok geri dönersiniz. Ruhunuz, kendinizi gerçekten güvende hissedebileceğiniz tek yerdir.