Yazar: Nevra Çankaya
Dağların inciri, dağların güzeli
İncir ağacısın, gam götürensin
Güllerin içindesin, güllerin içindesin
İncir ağacısın, gam götürensin
Gelin, damadın yüreğidir
İncir ağacısın, gam götürensin...
Aynur Doğan’ın sesinden bu ezgiyi ilk kez Gönül Yarası filminde dinlemiştim. Başrollerini Meltem Cumbul ve Şener Şen’in oynadıkları bu filmi izlemiş olanlar, sanırım bir kadının kendi yaşamı ve seçimleri uğruna verdiği savaşı ve sonunda bu mücadelenin bedelini canıyla ödediğini kolay kolay unutamazlar. İşte o günden beri hem bu sesin meftunu oldum, hem de kadına karşı şiddet içeren haberleri, biraz daha derinden izler yüklenerek takip etmeye başladım.
Çocukluğumdan beri duygularımı yansıtabilmeyi becerebildiğim tek işin şarkı-türkü söylemek olduğunu biliyordum. Dedim ki, bu halk yaşanan her türlü derdi, kederi, sevinci, mutluluğu türkülerine taşıdıysa, mutlaka bu töre cinayeti denen laneti de aktarmıştır ezgilere.
Töre uğruna yaşanan dramları, acıları, haksızlıkları aktaracak bir notanın, bir sözün, bir melodinin peşine düştüm.
Çok uzağa gitmeme gerek yoktu. Aslında yıllardır, müzik, bu oluk oluk kanayan yarayı bana taşıyordu. Yıllardır, kulaklarımda bir ninni gibi dinlediğim Sezen Aksu’nun Ünzile’si bunun en güzel örneğiydi.
Yine rock müziğin temsilcilerinden Aylin Aslım da 2005 yılında, uğradığı tecavüz sonucu hamile kalan ve aile meclisinin kararıyla kardeşleri tarafından öldürülen Güldünya Tören için bir şarkı yazmıştı. Bitlis’in yaşam şartlarında bir kadın olarak asla gülemeyeceğini bile bile ailesi ona “Güldünya” demişti.
Araştırdıkça daha da içine girdim kadına yönelik şiddetin.
*Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi’ne göre, kadına yönelik şiddet “ister kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, veya psikolojik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan, cinsiyete dayanan bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlamaların son yorumlamalarına “kurbanı ekonomik ihtiyaçlardan yoksun bırakmak” da dahil edilmiştir.
Kadına yönelik şiddet, sebepleri ve çözüm yolları, bir makaleye sığamayacak kadar kapsamlı bir konu; ancak burada bu tanıma uygun belli başlı durumları sıralamak, sanırım uygun olacaktır: Zorla evlendirilme, küçük yaşta evlilik, fuhuşa zorlanma, fiziksel saldırı, sindirme, sürekli küçük düşürme ve aşağılama gibi psikolojik taciz, cinsel ilişkiye zorlama ve öteki cinsel zor kullanma biçimleri...
*Ülkemizde aile mensuplarının kadınlara uyguladığı şiddet, sözlü ve psikolojik şiddet yoluyla kadınları ekonomik ihtiyaçlarından yoksun bırakmaktan dayağa, cinsel şiddet ve cinayetlere kadar geniş bir yelpaze içinde yer almaktadır. Töre cinayetleri, berdel - beşik kertmesi uygulamaları bunlardan sadece birkaçıdır.
İşin peşine düşünce, Uluslararası Af Örgütü’nün 2010 yılına kadar sürdüreceği “Kadına Yönelik Şiddete Son!” kampanyası ile karşılaştım. Artık benim de bir imzacısı olduğum kampanyanın hedefi, kadına yönelik şiddetin durdurulabilmesi için bütün kadınların ve erkeklerin harekete geçirilmesinin sağlanması.
Töre cinayetlerinin Türkiye’nin bu kadar büyük bir sorunu olmasına karşın, böyle bir kampanyadan neden şimdiye kadar haberim olmadığını düşündüm. Kendimi sorguladım sonra. Bu proje çok fazla gündeme gelmiş, medyada çok fazla duyurulmuş ve ben buna seyirci kalmış olabilir miydim? Bu beni daha da incelemeye, araştırmaya yöneltti.
İncelediğim her öyküde gördüm ki, kadınlar hep mağdur, hep ezilen konumunda ve ne yazık ki kadınları cezalandıran erkeklerin gücü sadece bu zavallı kadınlara yetiyor. Aile meclislerinin terazisi hep erkeklerden yana ve bu meclislerden çıkan fermanlarda hep kadınların “katli vacip”. Bu “sözde” namus davalarının faili olan erkek akrabaları, erkek komşuları, erkek aile bireylerini suçlamak kimsenin aklına gelmiyor. İşin trajik yanı, töre öyle egemen bir güç ki bu hikayelerde, erkekler kadar kadınların da yüreğini taşlaştırıyor ve gerçek suçluların arasına kadınları da ekliyor. Durumu bildiği halde susan, göz yuman, kendi yuvası yıkılmasın diye dayanan, aile meclisinin ölüm fermanının uygulanmasını destekleyen anneler, ablalar gördüm.
Bu o kadar derin bir sorun ki kökenleri yüzlerce, binlerce yıl ötesine dayanıyor. Kadın hep hakkını almak için mücadele etmek zorunda. Şehirlisi, köylüsü, eğitimlisi, cahili, doğulusu, batılısı hiç fark etmiyor. Ne olduğu, nasıl kirlendiği belli olmayan bir namus anlayışı bu toplumda egemen olduğu sürece, kadına yönelik şiddeti önlemek için daha çok kurbanlar verilecek gibi görünüyor.
Belki bir başka yazıda bu alandaki çalışmalara, eğitimin önemine ve devletin yükümlülüklerine değinmek için fırsat bulabilirim.
2007’ye dair dileklerimden biri de kadına yönelik şiddetin azalması, azaltılması diyorum ve sözlerimi Kardeş Türküler Grubu’nun “Bahar” albümünden çok sevdiğim bir Ege türküsünün sözleri ile bitiriyorum.
[Dinlediğimde bana, “Kadın sömürüsü sadece Doğu’da değilmiş,” dedirtmişti. Gülsüm’ün kına gecesinde, babası kızına sesleniyor.]
“Gülsüm, a Gülsüm!
Sen buralardan gidince, davarları, koyunları, sığırları, sıpaları, tavukları, köpekleri kim gütsün?”
Şiddetsiz günler dilerim.
* Bu konuda yapılmış olan çeşitli araştırmalar ve hazırlanmış raporlar www.amnesty.org.tr sitesinden incelenebilir.