Yazar: Abdürrahim Sönmez
Günümüz Nişantaşı sokakları, yurdumun azgın, kural tanımaz girişimci ruhunu o kadar güzel anlatıyor ki artık. (….)
Evim Teşvikiye’de işyerimse Harbiye’de olduğu için, Abdi İpekçi Caddesi yürüyüş yolum üzerinde bulunuyor. Bazılarının “Ay ne harika bir sokak, kendimi Paris’te hissediyorum” zırvalarının aksine, ben her geçişimde sinir olacak birşeyler buluyorum. En basiti, yerlere camdan reklam panolarının döşenmesi. Cam ve eğimli kaldırım birleşince, düşme tehlikesi kaçınılmaz. Ama, bunu düşünecek incelik nerede! Varsa yoksa, nasıl daha çok para kazanırız, ne hinlik düşünürüz de kazanç elde ederiz… Tabii, kolay değil, 30 metrekarelik bir dükkan için (hem de çok merkezde değil), tam 1 milyon dolar istenen bir muhitteyiz. Taşı toprağı altın diye buraya diyorlar herhalde.
Yer böyle değerli olunca da küçük bir yeşil alana dikilen Abdi İpekçi Heykeli’nin önüne çam ağacı dikmek de kaçınılmaz oluyor. Acaba, hemen karşı kaldırımdaki alana neden dikilmiyor bu ağaç? Yayaların yürüyüşünü mü engeller diye düşünülüyor? Olur mu öyle şey! Yayalar düşünülse, yerdeki cam reklam panoları söktürülür veya baştan verilmez. Gerçi, bu yer panoları, son günlerde sayıca artmıştı. İnsanlar, basacak yeri zor buluyorlardı. Ve ne oldu bilemem, yılbaşı hazırlıkları öncesi Şişli Belediyesi’ne ait bu reklam panolarının sayısı azaltıldı, yerlerine tekrar parke taşlar döşendi. Neden yaptılar, neden söktüler, ne zaman tekrar takarlar, bilemem. Ama, buralarda böylesi tuhaflıklara daha çok kalkışılacağı ortada. İlgimi çeken bir nokta da insanların yürüyüşünü güçleştiren bu yer panolarına, bizzat bu civarda mağazaları bulunan tanınmış markalar da reklamlarını veriyor. Sonra bu markalar, tüketiciye verdikleri değerden bahsediyorlar. Bunların tüketicisi de bir garip anlaşılan. Hakkının ne olduğunu bilmiyor. “Kardeşim, sen ne biçim markasın, mağazana gelirken ayağım kayacak diye korkuyor, rahat yürüyemiyorum” demiyor.
Bu civarda bir enteresanlık daha. Işık Lisesi’nin önüne bir süredir dev reklam panosu dikilmeye çalışılıyor. Daha önce yaya akışını engelleyecek şekilde saçma sapan bir pano dikilmiş, ama kısa sürede kaldırılmıştı. Geçen gün yürürken, güzergahımın üzerinde duvarlara, yerlere atılmış çarpı ve rakamlar gördüm. İçimden, “Yeni bir reklam harekatı başlıyor herhalde” dedim. Ve hakikaten, hemen o gece, Işık Lisesi’nin önündeki kaldırıma dev gibi bir reklam panosu dikildi. Daha panonun gövdesi tam bitirilmeden içine reklamı asmışlardı bile. Böyle birşey nasıl olabilir? Adam, reklam panosunu dikmeden önce, oranın reklamını almış oluyor. Hem de panoyu dikeceği yer tartışmalı. Bir okulun önü ve okulun kendi isminin yazılarını kapatıyor. Buraya reklam veren marka nasıl bir markadır? Bu markanın pazarlama müdürü neden o koltukta oturur? Pazarlama müdürlüğünü, reklam ve medya satınalma şirketleri tarafından pohpohlanmak olarak mı görmektedir? Hiç markasının güvenilirliğini, saygınlığını düşünmez mi?
Teşvikiye ve Nişantaşı, genelde İstanbul’un köklü ailelerinin kaldığı semtlerdi. Ama son dönemde, bu çılgın alışveriş merkezi olma sevdası, buranın sakinlerini ya mutsuz etmiştir, ya da taşınmalarına neden olmuştur. Kiralar yükselmiş, çoğu yer işyeri olmuştur. Artık, Nişantaşı’nda mülk sahibi olmanız demek, çalışmanıza gerek kalmadığı anlamına geliyor. Kira gelirinizle rahat rahat yaşarsınız.
Nişantaşı ve Teşvikiye’de bazı apartmanların üzerine çakılmış tabelalar dikkatinizi çeker. Bu apartmanda işyeri açılamaz diye. Bu apartmanlar, daha fazla kira geliri için apartmanlarının kişiliğini feda etmemiş saygın ev sahiplerine sahiptir. Bu, çılgın kalabalığın içinde saygı duyulacak, onurlu bir davranıştır. Temelinde, semtine sahip çıkmak düşüncesi yatar. Ama maalesef, bu semti korumak adına kurulmuş dernek, bunu becerememiştir.
Tüm bu olanların arasında, durup düşünmek lazım. Bu çok önemlidir. Gündelik koşuşturma içinde, insanlar bu hesaplaşmayı yapamamaktadırlar. Belki de yapmak istememektedirler. Her şey para mı, kazanç mı olmalı sorusu sorulmamakta; sadece kazanmaya motive olunmaktadır. Bu, yaşamın her alanına yansımaktadır. Artık, çocuklara büyüyünce ne olmak istersin diye sorulduğunda, idealist meslekler yerine çok para kazandıracak meslekleri tercih ettiklerini görmek, ne kadar üzücü bir durum. Parayı en önemli öncelik olarak gören bir toplum olmak hiç de sağlıklı değildir. Bu, kokuşmuşluğa, bozulmaya yol açar. Böyle görürseniz, hastanelerde parası olmayan hastaları tedavi ettiremez, kazancınız az ise çocuğunuza hak ettiği eğitimi alma olanağı sağlayamazsınız. Bunları gördükçe de daha çok hırslanır, mutlaka bir yolunu bulup çok para kazanmak istersiniz. Köşe dönücü zihniyetin Anadolu insanında yer etmesi, boşuna değildir. Başka şansı yoktur; ya köşeyi dönmeli, ya da sefil bir hayat sürmelidir. Toplum da sürekli ona çok kazanmasını, televizyondaki dizilerde gördüğü gibi yaşamasını önerir. En çok izlendiği söylenen televizyon dizilerine baktığınızda, bir köy ağasının köydeki evinde neredeyse Amerikan lüksünü yaşadığını görürsünüz. Bir başka diziye baktığınızda, mafya ortamında silahlar ve lüks arabalar eşliğinde yaşayan kahramanları izlersiniz. Bu diziler o kadar tutar ve o kadar kazandırır ki dünya çapında sinema yıldızlarına, hiç gerek yokken (Çünkü bu sanatçılar, diziye sinemasal anlamda hiçbir şey katmaz; zaten katabilecekleri birşey yoktur ortada), çok yüksek rakamlar ödenerek bu dizilerde boy göstertilir.
Kitle iletişim araçları etkinliklerini artırdıkça, insanların çılgın ruh hali gittikçe abartılmaktadır. Ellerinde sarılacakları bir inanç kalmayan gençler, uyuşturucu batağına saplanmaktadır. Bu batak da müthiş bir kara sermaye oluşturmaktadır. Bu kara sermaye de yasal yatırımlara girerek kendini aklamaktadır.
Kolay kazanıp kolay harcayan insanların cirit attığı bahsettiğim mekanlar, ne yazık ki çoğu zaman basın tarafından övülmekte, özendirilmektedir. Bu kadar kolay para harcayan insanların topluma örnek gibi gösterilmesi, bence büyük haksızlıktır. Alın teri ile kazanılan para, o kadar kolay harcanmaz. Çünkü, bol değildir. Onu tekrar kazanabilmek için emek harcamak gerektiği bilinir. Ama, model olarak toplumun önüne böyle bir yaşam biçimi koyarsanız, insanların mutsuz olmasının, kendisiyle çelişmesinin önüne geçemezsiniz. Bu durumda da aklı başında, dürüst insanlara tek bir yol kalmaktadır: bu çılgın kalabalığın arasında kendi yalnızlıklarını yaşamak.
*Bu yazı, Macline Dergisi’nin Ocak 2006 sayısında yayımlanmıştır.