Yazar: Handan Saraç
Acta non verba. Yani “Söz değil, eylem”.
Söz ve eylem ilişkisinin temelindeki soruyu biliriz de, ona sahiden ne kadar kafa yorarız?
Bu soru şudur: Yaptıklarımız mı ağır basar, söylediklerimiz mi? Yani hangisi bizim hakkımızda daha fazla ipucu verir?
Bazen sözlerle davranışlar örtüşür. Birbirleriyle tutarlıdır diyebiliriz. Ama zaman zaman, bazen de sık sık, eylemler sözlerle çelişir. O zaman yanılgılar pusuda bekler.
Bazıları, insanların davranışlarının onlar hakkında, sözlerinden daha fazla ipucu verdiğine inanır.
Bazıları da, zaman zaman hatalı davranışlarda bulunabileceğimizi, asıl önemli olanın ifade ettiğimiz ilke ve görüşler -yani sözlerimiz- olduğunu iddia eder. “Hiçbirimiz yüzde yüz tutarlı olamayız, bazen sözlerimize ters düşen bir davranış sergileyebiliriz, hata yapabiliriz” derler.
Ancak, ben anlık sapmalardan değil, insanların süreklilik arzeden davranışlarından söz ediyorum. Ve kişilerin, söyledikleri gibi yaşamamalarının yaygın bir durum olduğunu görüyorum.
Öncelikle, insanların, kendi kendilerini değerlendirirken, davranışlarını değil bağlı oldukları inançları, görüşleri, ideolojileri esas aldıklarını gözlüyorum. Hemen herkes kendince ideal bir inanç veya düşünce sistemini seçtiğini ve doğru yolda olduğunu düşünüyor. Davranışlarının farklı bir resim çizdiğini ise fark etmiyor ya da umursamıyor. Belki herkesin kendine göre geliştirdiği savunma mekanizmaları devreye giriyor.
Gözlemci konumunda olanlar da yanılabiliyor. Bazı insanlar sürekli o kadar güzel, doğru, akıllıca şeyler söylüyorlar ki -mesela “insan hakları” diyorlar, “hoşgörü” diyorlar, “adalet” diyorlar- davranışlarına, eylemlerine odaklanmayı ihmal edebiliyoruz.
“Duyduklarımızın” çekiciliği, “gördüklerimizi” perdeleyebiliyor.
“Eylemler sözlerden daha yüksek sesle konuşur”
Her ne kadar “gözlerime mi inanayım kulaklarıma mı” desek de, duyduklarımız hayli önemlidir biz yetişkinler için. Oysa çocuklar sadece davranışlara bakar. Klasik örnekte olduğu gibi onlar, “sakın yalan söyleme” diyen ama kendileri sürekli yalan söyleyen anne babalarından duyduklarına değil, o bağlamda gördükleri, tanık oldukları davranışlara bakar ve onları taklit ederler.
Yetişkinler ise genellikle iyi hatiplere hayrandır. Örneğin, insan hakları ve eşitlik denince mangalda kül bırakmayanlara inanır, onların gerçek hayattaki davranışlarına bakmayı düşünmezler bile. Ya da uzak durdukları bir ideolojiyi benimsemiş kişilere düşman gözüyle bakar, o kişilerin kendi hayatlarında bazı değerlere daha saygılı bir davranış içinde olup olmadığına dikkat bile etmezler.
Oysa önyargılarımızdan sıyrılıp, duyduklarımızı gördüklerimizle birlikte değerlendirirsek, eylemlerin -çeşitli biçimlerde- sözlerden çok daha “yüksek sesle konuştuğunu” fark ederiz.
Sadece kişiler değil, kişilerden oluşan kurumlar, topluluklar da belli şeyleri savunup farklı şeyler yapabilir.
Belli bir din ya da ideolojiye körü körüne bağlandığımızda tüm tarafsızlığımızı, düşünme yetimizi rafa kaldırabiliriz. O topluluk içinden çıkan insanların hatalarını, söz-eylem tezatlarını göremez oluruz. Biz beyazsak “karşı gruptaki” insanlar siyahtır. Hepsi birbirinin aynıdır. Hatta hepsi “kötü”dür. Oysa davranışlara odaklansak, “siyah” olduğuna inandığımız grupta “beyazların”, “beyaz” olduğuna inandığımız grupta “siyahların” bulunduğunu görebiliriz.
“Dediğimi yap, yaptığımı yapma”
ABD’li araştırmacı yazar Peter Schweizer’in Do as I Say (not as I Do): Profiles in Liberal Hypocrisy – Dediğimi Yap (Yaptığımı Yapma): Liberal İkiyüzlülüğü Yansıtan Profiller adlı kitabında söz-eylem tezatlarının pek çok örneği var. İşte bu örneklerden bazıları:
- İddia: Fahrenheit 9/11 ile fırtınalar koparan ABD’li muhalif yönetmen Michael Moore, tek bir hisse senedine bile sahip olmadığını söylüyor.
Gerçek: Moore, sık sık kapitalist hırsızlar ve soyguncu baronlar diye yerden yere vurduğu şirketlerinkiler de dahil olmak üzere on binlerce hisse senedine sahip.
İddia: ABD'li ünlü düşünür, dilbilimci ve dış politika uzmanı Noam Chomsky, ABD askeri gücünün yeryüzündeki en habis güç olduğunu söylüyor.
Gerçek: Pentagon, Savunma Bakanlığı bağışlarıyla Chomsky’yi yıllardır konfor içinde yaşatıyor.
İddia: ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, sendikalara ve çevreciliğe desteğini sürekli vurguluyor.
Gerçek: Pelosi’nin kısmi hissedarı olduğu lüks dinlenme tesisleri, üzüm bağları ve restoranlar tamamen sendika dışı ve yine kısmen sahibi olduğu özel spor ve işadamları kulübü son 8 yıldır çevreye yönelik yasal düzenlemelere uymuyor – buna nesli tükenmekte olan türlerin korunmasındaki başarısızlık da dahil.
İddia: Ünlü Amerikalı sanatçı Barbra Streisand, küresel ısınma ve çevre felaketleri konusunda çarpıcı ithamlarda bulunuyor.
Gerçek: Streisand, kocaman bir spor aktivite aracı kullanıyor, bir malikanede yaşıyor ve yılda 22.000 dolarlık su faturası ödüyor. Bir ara sırf umumi tuvaletlerden hoşlanmadığı için Beverly Hills’deki randevularına bir karavanla gidiyordu.
İddia: Ralph Nader, servet ve materyalizmle zerrece ilgisi olmayan bir tüketici hakları savunucusudur.
Gerçek: Mütevazı bir evde yaşıyormuş gibi görünür ama aslında kardeşlerinin adına kayıtlı lüks konutlarda oturur.
Sizce de kişisel, ulusal, evrensel çapta “acta non verba” demenin ve sözlere değil eylemlere “kulak vermenin” zamanı çoktan gelmedi mi?