Yazar: Abdürrahim Sönmez
Bağımsız Yayınlar’dan çıkmış olan, Kalle Lasn’ın “Kültür Bozumu” adlı kitabını okudunuz mu? Ben okudum. İyi ki okumuşum. Şimdiye kadar rahatsızlık duyduğum birçok olay, burada nedenleriyle sıralanıyordu. Benim gibi düşünen insanlar Amerika’da da vardı ve örgütlenmişlerdi. Dünyadaki kötü gidişe dur diyebilmek için, çok farklı yaklaşımlar deneyerek karşı çıkıyorlardı.
Kitap, “Dünyayı değiştirebiliriz” mesajıyla başlıyor. Ama içeriği, son dönemlerde sık sık karşılaştığımız “beyin gücü” ve “çinizdeki enerjiyi keşfedin” gibi laf salatalarıyla devam etmiyor. Problemleri ve çözüm önerilerini daha somut yaklaşımlarla dillendiriyor. Kitabın yazarı Kalle Lasn, enteresan bir kişilik. İkinci Dünya Savaşı sırasında doğuyor; çocukluk yıllarını, Alman mülteci kampında geçiriyor. İlk işi, Avustralya Savunma Bakanlığı’nda bilgisayar destekli savaş simulasyon oyunları oynamak. Sonra, Tokyo’da bir pazar araştırma şirketi kuruyor ve çok para kazanıyor. Daha sonra, Kanada’ya göç ederek burada kısa filmler ve belgeseller çekiyor; uluslararası ödüller alıyor. Kuzeybatı Pasifik bölgesindeki ormanların yok oluşuyla ilgili çektiği 30 saniyelik reklam filmi hiçbir televizyon kanalında yayınlanmayınca, bir gerçeği fark ediyor: Yayın dalgalarında demokrasi yoktur. Bunun ardından, mücadelesini bu yönde sürdürüyor.
Kitabı okuduğunuzda, Türkiye’deki durum ile Amerika’daki durum arasında bulunan paralelliği fark ediyorsunuz. Erdem, her yerde erdem; erdemsizlik de her yerde erdemsizlik. Globalleşen dünyada asıl sorun hep aynı: insanın açgözlülüğü yüzünden talan edilen dünya; yok edilen canlı türleri; kaynakların, gelecek nesilleri düşünmeden gereksizce tüketilmesi.
Yazıma “Kültür Bozumu” adlı bu kitaptan yapacağım alıntılarla devam edeceğim: “Amacımız mevcut güç yapılarını sarsmak ve yirmi birinci yüzyıldaki yaşam tarzına uygun hale getirmek; 60’lar için insan hakları hareketi, 70’ler için feminizm, 80’ler için çevrecilik ne anlama geliyorsa çağımız için de kültür bozumunun aynı şeyi ifade ettiğini görüyoruz.”
“Amerika artık bir ülke değildir. Trilyonlarca dolarlık bir markadır. Amerika™’sının, McDonald’s, Marlboro veya General Motors’dan hiçbir farkı yoktur. O sadece Amerikan vatandaşlarına değil, dünyanın her tarafındaki tüketicilere pazarlanan bir imajdır. Amerika markası, ‘demokrasi’, ‘fırsat’, ‘özgürlük’ gibi sloganlarla özdeşleşmiştir. Tıpkı gençlik ve başkaldırı sembolü olarak pazarlanan sigara gibi, Amerikan gerçeği de markanın taşıdığı imajdan çok farklıdır. Amerika™, büyük şirketlerin politikaları uyarınca şekillenir. Amerika’nın seçimle gelen yöneticileri, iktidarda kalabilmek uğruna şirketlerin gücü karşısında secdeye dururlar. İktidarın kimde olduğuna dair genel yanılsama hakimdir. İhanet derinden derine hissedilmektedir.”
“Amerikan kültürü artık halkın bir ürünü değildir. Büyüklerimiz, komşularımız, öğretmenlerimiz tarafından nesilden nesile aktarılan hikayelerimizi, artık ‘anlatırken satmak isteyen’ birtakım şirketler üretiyor. Markalar, ürünler, modalar, şöhretler, eğlenceler -kültür üretimini çevreleyen gösteriler- artık kültürümüzün kendisi oldu. Bize biçilen rol daha çok dinlemek ve seyretmek; daha sonra duyduklarımız ve gördüklerimiz doğrultusunda satın almak.”
“III. Dünya Savaşı, asker ve sivillerin, bir arada saf tuttuğu bir gerilla bilgi savaşı olacak.” (Marshall McLuhan)
“Tipik bir Kuzey Amerika kentinin, tipik bir mahallesinde, tipik bir evde yaşayan, tipik postmodern bir ailenin üyesi olduğunuzu düşünün. Çok gerginsiniz, çok çalışıyorsunuz. Ha bire dışarı yemeğe çıkıyorsunuz, çocuklarınız Nike ayakkabı diye tutturuyor ve televizyon günde beş saat açık. Günün birinde bir aile olarak başarısız olduğunuz kafanıza dank ediyor. Aslında elektrik ve suyu ortaklaşa kullanan beş yabancıdan başka bir şey değilsiniz. Moral olsun diye kampa gitmeye karar veriyorsunuz: telefonlardan, fakslardan veya Sahil Güvenlik dizisinden uzak bir doğada, mangalda sosis yeme macerası. Elektronik müdahalelerden uzak, birbirinizi yeniden tanıma fırsatı. Ancak, doğada geçen birkaç saatin sonunda bunu nasıl becereceğinizi bilmediğiniz anlaşılıyor. Doğal dünyanın gerektirdiği yoldaşlığa o kadar uzaksınız ki kendinizi uzayın derinliklerine ışınlanmış hissediyorsunuz.”
“Postmodern gösteri içindeki yaşam, insanları değiştirdi. Büyük bölümümüz, zamanımızın çoğunu sanki fantezi ve arzudan imal edilmiş bir gökkubbenin altında geçiriyoruz. Bir süre sonra, bu gerçekdışı mekan bize olağan gelmeye başlıyor. ‘Çevre’yi etrafımızda gördüklerimiz oluşturuyor. İnsanlar gündelik yaşamı ile doğal dünya arasında nasıl bir bağ olduğunu kavrayamadığı vakit, yitip giderler. Doğaya sırt çevirmek ‘yüce’ye sırt çevirmektir. Dahası, kendi kimliğini de yitirmektir.”
“Bolluk, Amerikan kültürünün sırtına binmiş habis bir kamburdur. Çoğu Amerikalı her istediğine sahip olmasına rağmen bunlarla yetinmeyi aklına bile getirmez. Her şey elimizin altındayken hiçbir şey mücadeleyle kazanılmış olmaz; mücadeleyle kazanılmayan hiçbir şey, kişiyi tatmin etmez. Tatminsizlik yaşamımızı sığlaştırır ve anlamsızlaştırır. Her şeyin devleştiği çağımızda -şirket mega birleşmeleri, milyar dolar gişe yapan filmler, büyük seçim mönüler- ‘az’ görünen yaşamları telafi etmek amacıyla ‘daha çok’un peşine takılıyoruz. Acıktığın anda yemek yersen, Budist rahibin dediği gibi, ‘Açlığın ne işe yaradığını asla anlayamazsın’. Bolluk, mideleri şişirirken bitkinlik hissini de besliyor.”
“Ses bir sıçramadır; ama her sıçrama ses değildir. Yayıncılık terimi olarak sıçrama, ses, düşünce veya görüntü akışını bölen, kamera açısında bir kayma, bir silah patlaması, reklama geçiş gibi herhangi bir ani ‘teknik olaydır’. Sıçrama, anlam üretmek için beyninizi zorlar... 1980’lerin başındaki teknolojik gelişmeler film yapım biçimini değiştirdi. O zamana kadar film yapımı, öykünün organik biçimini bulmak, sonra parçaları birleştirerek anlatımı geliştirmek ve 16mm veya 35mm film parçacıklarını elle yapıştırarak birleştirmekten oluşan zahmetli bir işlemdi... Bugün yeni video-kurgu teknikleri, film yapımcılarına kestirme yollara sapabilme olanağı tanıdı. Eğer öykünde yapısal bir sorun varsa bir sıçramayla bunu örtebilirsin. Filmdeki devamlılık sorununu seyircinin aklını bir anlığına karıştırarak çözebilirsin. Öykü kurgusu giderek bir ‘sıçrama yöntemi’ halini aldı. Yeteri kadar sıçrama üretebilirsen, sürükleyici bir filmin olur. Günümüz ticari medyasının vizyonu budur: Sıçramaları boca et. İzleyiciyi diken üstünde tut, ne olduğunu anlayamadan reklamcılara pazarla. Zaten postmodern gösteri denilen şey dikkatle sıraya dizilmiş sıçramalar değil de nedir?”
“Hayatında herhangi bir gün.
Sabah 8: McDonald’s’ta patates mücveri yiyorsun. Çenendeki yağlar bebek yağı gibi parlıyor. Çocukluğunu hatırlıyorsun.
Bilmediklerin: ABD’de restoranlarda yenen dört kahvaltıdan biri McDonald’s’ta hazırlanıyor. Her üç saatte bir dünyanın herhangi bir yerinde bir McDonald’s açılıyor. Şirket her sene reklama 1 milyar dolar harcıyor.
Saat 9.30: Mahalle süpermarketinin koridorlarında, parlak elma ve biber piramitlerinin yanından geçerek alışveriş arabanı itekliyorsun. Kakao, şeker, kahve ve muzun yanında Brüksel lahanası da alıyorsun. Şubatta kuşkonmaz bulabilmene şaşıyorsun. Sepete güzel, olgun, kırmızı bir domates atıyorsun.
Bilmediklerin: Bu sebzelere, verimsiz toprakta büyüyebilsin ve rafa konana kadar taze kalsınlar diye bir sürü kimyasal pompalanıyor. Elmalar ve biberler, petrol esaslı cilalarla parlatılıyor. O güzel, olgun, kırmızı, ‘lezzet aromalı’ domates, genetik açıdan yarı yarıya dil balığı (Bu işlemin teknolojisi, dev kimya şirketi Monsanto’ya ait). UCLA tarafından yapılan bir araştırmada Brüksel lahanalarında hiçbir vitamin izine rastlanmıyor. Kakao, şeker, kahve ve muz gibi ‘nakde çevrilebilir mahsuller’, ki genel olarak Birinci Dünya’nın ihtiyacını gidermek için yetiştirilirler, geleneksel besin ürünlerinin ekim alanlarından çalarak ve toprağı bozarak, kıtlığa neden oluyor. Yediğin besin nerede en ucuza yetişebiliyorsa oradan geliyor.
Saat 21.00: Akşam tatlısı niyetine diyet kola (Kalorilere dikkat ediyorsun.)
Bilmediklerin: Uçakta hostesler diyet kolayı bazen tıkanmış lavaboları açmak için kullanır.”
232 sayfalık bu kitapta, yüzlerce örnek verilerek şirketlerin yaşamımız üzerindeki belirleyici rolü vurgulanıyor. Ve şirketlerin fütursuzca yaşamımıza yaptıkları müdahaleleri savuşturmak için eğlenceli yöntemler öneriliyor. Örneğin, sizi telefonunuzdan arayarak sigorta poliçesi satmaya çalışan kişiyi, “Bu konuyu akşam yemeğinde konuşsak nasıl olur” gibisinden taciz etmek. Çünkü, karşınızdaki kişi, sizi arayarak zaten taciz ediyor. Böylece, sigorta şirketlerinin pazarlama yöntemlerinde gedik açmak, onları daha saygılı olmaya davet etmek…
Bu kitabı okurken çok eğleneceğinizi de unutmayın.
Not: Bu yazı, Macline dergisinin Ağustos 2004 sayısında yayımlanmıştır.