Yazar: Bulut Yüksel
Sevgili Güncem;
Dün 2 Şubat’tı. Yani benim doğum günüm -benim olmayan doğum günüm- tam on iki yaşıma girdim. Bizim grup odasında doğum günü pastası üzerindeki mumları söndürürken arkadaşlarım “iyi ki doğdun” dediler koro şeklinde. Ben de içimden “neden” diye koroya eşlik ettim. Bana neden böyle düşündüğümü soracaksın, biliyorum. Anlatmalıyım benim gizli sırdaşıma.
Bizim grup annesi, Yeter anneyi seviyorum. Başka annelerde var, onlar da iyiler ama ben onu daha çok seviyorum. Bana karşı dürüst davranıyor. Grup odasında beni kucağına yatırıyor, sohbet ediyoruz. “Bulut oğlum benim” diye başımı okşadığında, sırtı sıvazlanan kedi gibi kollarında mayışıyorum. İlk banyomu kendisi yaptırmış, sonra bana ilk mamayı veren de o. Aramızda kelimelerle ifade edilemeyen bir yakınlık var. Üniformalı kucaktan ilk onun sivil kucağına inmişim. “Geldiğinde, yalınayak başıkabak, pasaklı bir bebektin” der her zaman.
Bebekleri leyleklerin getirdiği savı kesin doğru. Zira leylek babanın ağzındaki kundaktan yanlış evin çatısına düşürülmüş olmalıyım.
Buluntu bebek! Ben buymuşum. Daha doğrusu uzman İpek Abla’nın, çay almak için sosyal servisten çıktığında el çabukluğu ile karıştırdığım kara kaplı çocuk kayıt defterinde kendi adımın karşısında bulunan kutucukta böyle yazıyordu. Bulut Yüksel: Buluntu bebek! İpek Abla, elinde çay fincanı ile döndüğünde, daha yerine oturmadan “Buluntu ne demek?” diye sorduğumda gözleri şaşkınlıktan kocaman açılmıştı. Muhtemelen dikkatsizliğine hayıflanarak. Şaşırması gereken bendim ve şaşkınlığım hava gazı doldurulmuş uçan balon gibi yükseliyordu. Patlamam için bir iğne ucu olmadı İpek Abla. İpek Abla’ya şöyle demek isterdim: “Beni benden neden saklıyorsunuz?”
Kendi varlığımla ilgili merak ettiğim temel bir sorunsalım vardı zaten, bir de yabancısı olduğum bu kelime bütün inançlarımı altüst etti. On iki yaşımın taşıdığı belleğimde hiçbir açıklaması ya da karşılığı bulunmayan kelime. Buluntu! Nesneler dünyasında kalem, cüzdan ya da anahtar kayboluyor ya da bulunuyordu. Bir bebeğin kaybolması ya da bulunması ne demekti. Beni nereden bulmuşlardı, ailem beni kayıp mı etmişti?
İnsan geçmişini kaç yaşından sonra hatırlamaya başlar? Ya da hatıraların başlangıç tarihi nedir insan ömründe? Çocukluğuma dair hatırladığım en erken hatıra, yedi yaşımda iken okula gitmeden önce yuvada yapılan sünnet törenim. O da sanırım canımın çok yanmasından hafızama kazındı. Eğer Yeter Anne’nin dediğine göre bebek yaşımda yuvaya geldiysem, yedi yaşıma kadar geçen zaman nerede? Yedi yılım da kayıp... O yılları kim bulacak?
Ben kimim? Cevabını bulmakta zorlandığım soru. Sosyal serviste demir bir dolap var, daima kilitli duruyor. Uzman İpek Abla, o dolapta çocukların kişisel dosyalarının yer aldığını söylemişti. Yuvada kalan bütün çocukların bir şahsi dosyası varmış ve o çocukla ilgili bütün hayati bilgiler dosyaya işlenirmiş. İpek Abla’ya, neden bizim dosyamızın kilit altında tutulduğunu sorduğumda bana, o dosyalarda herkesin bilmemesi gereken gizli bilgiler olduğunu söylemişti. İyi de neden ben kendimle ilgili onların bildiği gizli bilgileri bilmiyorum. Kendimle ilgili bilmemem gerekenler nedir?
Bu açıklama merakımı kamçıladı. Şimdi kafamda senaryolar kuruyorum. O kapalı dolap gözümde ulaşılmazlığını koruyor. Ama bir fırsatını bulup o gizemli dolaba göz atmak gibi bir isteğim var. O dolapta kendimi bulacağımı sanıyorum.
Ben kimim? Harçlık defterinde, eşya defterinde, çocuk kayıt defterinde, gizli bilgilerin yer aldığı şahsi dosyam ve bir de yoklama defterinde yer alan bir isimden mi ibaretim? Yoklama defterinde var ya da yok işareti konan herhangi bir isim olamam. Grup öğretmenim için harçlık ve eşya defterinde imzalara tam olması gereken bir isim de olamam. Sosyal servis için ise çocuk kayıt defterinde ve şahsi dosyamda mevcut olan bilgiler ya da isimler hiç olamam. Bütün bunlar çözmem gereken şifreler, bulmaca parçaları olamaz.
Çocukların soruları neden büyükleri bunaltır? Soru sormayan, merak etmeyen, ortalığı karıştırmayan, asi davranmayan bir çocuk mudur akılı ve uysal olan? Ben akıllı ve uysal olmak istemiyorum. Ben kendimi bulmak istiyorum.
Hayatımın, üzerime neden bir numara büyük geldiğini anlamaya başladım. Bedenimde duran elbiselerin oluşturduğu potluk gibi hayat. Ne kadar da sağından solundan çekiştirsem, o iğreti kıyafet üzerimde hep başkasına aitmiş gibi duruyor. Ben var mıyım? Varlığımın göstergesi bana ait olmayan şeyler. Kurum yetkilileri tarafından konmuş bir ismim, Bulut Yüksel, nüfus müdürlüğü tarafından uydurulmuş doğum tarihim, 2 Şubat, her buluntu çocuğa uygun kafadan atılan aile bilgileri. Benimle ilgili yazılı bilgilerin doğru olmadığına kendiniz inanmıyorsunuz ki.
Adımın Bulut olması ile buluntuluğum arasında bir anlam yakalamaya çalıştım. Kütüphanedeki bütün sözlükleri ve ansiklopedileri karıştırdım ama Bulut ile buluntu arasında ses benzerliği dışında hiçbir bağ bulamadım.
Bulut’u aynalarda bulurum umuduyla saatlerce ayna karşısında zaman harcadım. Ablak suratımı, küçük bir domuzunkine benzeyen burnumu, ince dudaklarımı, ela gözlerimi inceledim. Bana benzeyen kimsem olmadığından kendimle ilgili bir çıkarsamada bulunamadım. En sonunda aynadaki yansımama dil çıkarıp kendime nanik yaptım, yapacak başka bir şey olmadığından.
Şimdi sorular sorular… Cevabını bulamadığım sorular. Küçük çocukların büyük sorularını küçük cevaplarla geçiştiren büyükler.
Peki, günce arkadaşım, ben bu sorunun cevabını nereden bulacağım?
Sen kimsin Bulut?