E-Bülten

Share Paylaş
ÜYELİK İŞLEMLERİ

< ANA BÜLTEN

Felsefe ve Sinirbilim
Kopernik İlkesi ve Antropik İlke arasındaki tartışma sinirbilimde de yankı uyandırmıştır. Örneğin bazıları insanların atom, molekül ve nöronlardan ibaret olduğunu, bundan dolayı evrende de insanlığın özel bir yeri olmadığını iddia eder.

Dr. David Eagleman “Beyninizin transistörleri ve vidaları yerinde olmadığı sürece arkadaşlarınızın bildiği ve sevdiği ‘siz’ olamazsınız. Eğer buna inanmıyorsanız herhangi bir hastanenin nöroloji servisine gidin. Beynin küçük bir parçasına gelebilecek bir hasar bile; hayvanların ismini söylemek, müzik dinlemek, riskli durumlarla baş etmek, renkleri ayırt etmek ya da basit kararlar vermek gibi özel yeteneklerin şaşırtıcı derecede kaybına yol açabilir.” diye yazmıştır.

Görünüşe bakılırsa beyin “transistör ve vidaları” olmadan işleyemiyor. Eagleman bundan “Gerçekliğimiz biyolojik yapımızın niyetine bağlıdır.” sonucunu çıkarıyor.

Robotlar gibi parçalarımıza ayrılabileceksek evrendeki yerimiz küçülmüş görünüyor. Bizler, yalnızca zihin adında yazılımı olan beyin sinir sisteminden ibaretiz. Düşünce, arzu, umut ve isteklerimiz prefrontal korteksin içinde bir yerde dolaşan elektrik atmalarına kadar indirgenebilir. Bu, Kopernik İlke’sinin akla uyarlanmasıdır.

Öte yandan, Antropik İlke de zihne uyarlanabilir ve tam tersi sonucu elde ederiz. Zihni gelişigüzel olaylardan oluşturmak çok zor olsa da evrenin durumunun bilinci mümkün kıldığını ifade eder. Viktorya döneminden ünlü biyolog Thomas Huxley “Zihin gibi benzersiz bir bilinç durumu bir sinir dokusunun uyarılması ile Alaeddin’in lambasını ovduğunda cinin ortaya çıkması gibi beklenmedik şekilde nasıl ortaya çıkar?” demiştir.

Dahası çoğu gökbilimci, bir gün başka gezegenlerde yaşamı bulsak bile, bunun milyarlarca yıl boyunca okyanuslara hükmeden mikroplar gibi olacağına inanmaktadır. Büyük şehirler ve imparatorluklar yerine, yalnızca sürüklenen mikroorganizmalardan oluşan okyanuslar bulabiliriz.

Eski Harvard biyoloğu Stephen Jay Gould ile bu konu hakkında röportaj yaptığımda, düşüncelerini bana bu şekilde açıkladı: Bir şekilde Dünya’nın 4,5 milyar yıl önceki halinin bir kopyasını yaratabilseydik, 4,5 milyar yıl sonra şu anki ile aynı olur muydu? Muhtemelen hayır. DNA’nın ve yaşamın topraktan çıkma olasılığı çok düşük, bilinçli ve zeki bir yaşamın bataklıktan doğmasının olasılığı ise çok daha düşüktür.

Gould “Homo sapiens küçük bir daldır [yaşam ağacında]… Yine de dalımız, Kambriyen patlamasından beri (500 milyon yıl önce), iyi kötü, çok hücreli yaşam tarihindeki en sıra dışı düzeye ulaşmıştır. Bilinci, Hamlet ’ten Hiroşima’ya kadar tüm sakatlıklarıyla icat ettik” demiştir.

Aslında, Dünya tarihinde akıllı yaşam formunun neredeyse yok olduğu zamanlar olmuştur. Dinozorları yeryüzünden silen toplu nesil tükenmelerine ek olarak insanlık başka yok olma riskleri de yaşamıştır. Örneğin tüm insanlar belli bir dereceye kadar, aynı türden iki hayvandan çok daha fazla, birbirleri ile akrabadır. İnsanlar dışarıdan farklı görünse de, genlerimiz ve kimyamız farklı söylemektedir. Aslında, herhangi iki insan genetik olarak o kadar yakındır ki, “genetik Adem” ya da “genetik Havva”nın insan ırkını doğurduğunu hesaplayabiliriz. Dahası o zamanlar kaç kişi olduğumuzu da hesaplayabiliriz.

Sayılar olağanüstü. Genetik yetmiş ila yüz bin yıl öncesinde, birkaç yüz ile birkaç bin arasında değişen sayıda insanın yaşadığını ve tüm insan ırkının bunlardan başladığını gösteriyor. (Bir kuram; yetmiş bin yıl önce Endonezya’da Toba yanardağındaki devasa patlama sonucu sıcaklıkların hızla düştüğünü ve insanlığın çoğunun yok olup geriye soyu devam ettirmek için bir avuç insanın kaldığını öne sürdürmektedir). O küçük insan grubundan sonunda tüm Dünya’ya yayılacak olan maceracı ve kâşifler çıktı.

Tekrar söylemek gerekirse zeki yaşam formu tarih boyunca çıkmaz yola girebilirdi. Hayatta kalmamız bir mucizedir. Ayrıca, diğer gezegenlerde yaşam olsa da, çok azında zeki yaşam formları olacağı sonucuna varabiliriz. Bu yüzden, Dünya’da oluşan zeki yaşamın kıymetini bilmeliyiz. Bu evrendeki en girift ve muhtemelen en ender durumlardan biridir.

Bazen insan ırkının kaderini düşünürken, insanlığın kendini yok edeceğine ilişkin uzak olasılıklar kafama takılıyor. Volkanik patlamalar ve depremler insan ırkını lanetleyebilir, ama belki de nükleer savaşlar ya da biyomühendislik ile oluşturulmuş mikroorganizmalar gibi insan yapımı felaketlerden korkmalıyız. O zaman belki de Samanyolu’nun tek zeki yaşam formunun soyu tükenebilir. Bunun yalnızca bizim için değil, evren için de bir trajedi olacağını düşünüyorum. Zeki varlıklar olduğumuzun farkındayız, ancak bunu mümkün kılan uzun, işkenceli biyolojik olaylar zincirini anlamıyoruz. Psikolog Steven Pinker “Hiçbir şeyin, bilincin kıymetli ve kırılgan bir lütuf olduğunu fark etmekten daha fazla yaşama amaç katacağını sanmıyorum” demiştir.

Michio Kaku, Zihnin Geleceği, Bilimin Zihni Anlamaya ve Geliştirmeye Yönelik Arayışları, 2. Basım, ODTÜ Yayıncılık, 2014, s. 382-3