E-Bülten

Share Paylaş
ÜYELİK İŞLEMLERİ

< ANA BÜLTEN

Fidel Castro’nun Ardından…
Gökhan Arıksoy

26 Kasım benim doğum günümdü, aynı zamanda Fidel Castro’nun ölüm günü. İnsan hayatı mevsimler gibi. Doğum ilkbahar, gençlik yaz, yaşlılık sonbahar, ölüm kış mevsimlerini andırıyor.

Fidel Castro, 90 yaşında dünyaya imzasını atmış bir lider olarak hayata gözlerini yumdu. Doğruları ile, yanlışları ile Küba halkına mutlu bir hayat yaşattı. İş hayatında hep savunduğum lider profiline uyan, inandıkları için mücadele etmekten yılmayan, ilkeleri için savaşan, insanları etkileyen ve sürükleyen bir liderdi.

İki kere Küba’ya gitme şansım oldu. İlki Havana, Trinidad, Cienfuegos ve Cayo Largo ile sınırlı, bir haftalık bir seyahat iken ikincisi Pinar Del Riyo, Santa Clara, Cayo Coco, Holguin, Santiago de Cuba arasında uçtan uca, köy köy otobüslerle yaptığımız, halkın arasına daha fazla karıştığımız bir seyahat idi.

Her iki seyahatte de İtalyan, İspanyol ve Portekizli denizcilerin tüm kültürlerini adaya taşıdıklarını gördüm. Öyle ki İtalya’nın Cenova şehrinde dolaşırken Küba sokaklarını hatırlıyorsunuz.

Her iki Küba seyahatimde gördüğüm, ambargo altında ezilmiş ve zor durumda bir ülke idi. Buna rağmen Küba yıkılmadan ayakta kaldı. Bunun en büyük nedeninin, eğitim hizmetlerinin devlet tarafından, dini öğelerden ve dogmalardan arınmış bir şekilde verilmesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ortalama bir ABD vatandaşı Almanya’nın haritada nerede olduğunu bilmezken, Kübalıların nasıl iyi bir eğitim aldıklarını deneyimleme şansım oldu. Üstelik eğitim alan öğrencilerin tüm masrafları devlet tarafından karşılanıyor.

Küba gibi tropik, sıcak ve nemli bir adada, üstelik ambargo altında yaşayan ve sabun bile bulmakta zorlanan insanların kişisel temizliklerine nasıl dikkat ettiklerini görmem, eğitimin bir ülkede her şeyi ne denli değiştirebileceğine olan inancımı oldukça artırdı.

İlk seyahatimizde bize Trinidad Havana arasında rehberlik etmesi için bir Kübalı ile anlaştık. Anlaştığımız kişi İtalyan asıllıydı. Otuzlu yaşlarının başında kansere yakalandığını, İtalya’da tedavisinin hem zor hem de masraflı olması nedeniyle araştırarak Küba’ya geldiğini söyledi. Tedavisini olup iyileştikten sonra Kübalı bir kadınla evlenerek adaya yerleşmiş. Yolda bunları konuşurken yol üzerindeki evine uğramak istediğini söyledi. Ev yıkık dökük durumdaydı. Bizdeki gecekondular bu evin yanında saray kalıyordu diyebilirim. Ama o da ne? Karşımızda bakımlı bir kadın, 8-9 yaşlarında tertemiz ve mutlu bir kız çocuğu. Kız çocuğunun yüzündeki mutluluk ifadesini hiç unutmadım, unutmayacağım da.

Sadece o kız çocuğu değil, Kübalı tüm insanlar yoksulluğa ve ambargoya rağmen mutlular. Çünkü hiç kimse hayallerini evler, arabalar, lüks yatlar gibi nesnel objelerle doldurmuyor.

Kübalılar mutlu çünkü kapitalizmin bir bağımlılık olduğu sanal bir dünyada doğmamışlar. Çocukluğumu düşündüğümde babamın bana tutumlu olmanın erdemini sürekli olarak tekrarladığını hatırlıyorum. O zamanlar, ekonomik olarak arkadaşlarımızdan daha iyi durumda olsak bile bunu göstermememiz gerektiğini bizlere sürekli tekrarlaması halen aklımda. Fakat bugüne baktığımda, çocukluğumdaki toplumsal normların tamamen değiştiğini fark ediyorum. Bugün sadece zengin olmanın yetmediği, aynı zamanda zenginliğin mümkün olduğunca dışarı yansıtılmasının beklendiği bir dünyada yaşıyoruz. Bireyin kişisel varlığı, onun hem iş dünyasındaki başarısının anahtarı, hem de kişinin ve şirketinin toplumla ilişkilerinin ayrılmaz bir parçası olmuş durumda.

Küba halkı bugüne kadar, kendine komşu ülkelerin aksine eğitimini ve sağlık hizmetlerini yüksek standartlarda aldı. Diğer yandan uyuşturucu, mafya, terör ilişkilerinden uzak bir hayat yaşadı. Ne yazık ki Fidel Castro’nun ölümü sonrasında yüksek ihtimalle Küba da aynı Rusya’da olduğu gibi kuralların kişilere göre oluşturulduğu, az sayıdaki ayrıcalıklı grupların kamu kaynaklarının desteğini de arkasına alarak nemalandığı bir kapitalist sisteme dönüşecek. Yolsuzluklara açık düzenleme ve uygulamaların varlığı, bu ülkede de sürekli siyasal veya ekonomik kriz yaşanmasına neden olacak.

Kapitalist dünyanın doymayan aç gözlülüğü bana bir Kızılderili atasözünü hatırlatır: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”